En Son Yazılar

Babamızın Vasiyeti

Daha önce İletişim Yayınları’nın 2017 Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi’nde yayımlanan hikayem.

BABAMIZIN VASİYETİ

1.
Yedi gün önce babamızı gömdük. Tam olarak ölmemişti galiba ama biz her ihtimale karşı üzerini toprakla güzelce örttük. Ben ve kardeşlerim, cenazesinde kediler gibi ağladık ve akşamına kendimizi bir meyhaneye atıp köpekler gibi içtik. Biraz kavun, biraz peynir ve adam başı yirmi bir duble rakının ardından, hesabı birilerine kakalayıp eve uzadık. Evde bir tane eşya bırakmamıştı babam. Sıkıştıkça, günbegün, birer ikişer elinden çıkarmıştı her şeyi. Bir masa, bir sandalye bir de komodin kalmıştı evde. Eve varınca gördük ki sandalye de gitmiş. Rahmetlinin rakısı kalmıştı masanın üzerinde yarım, beyaz bir bulut gibi. Yanında biraz bulgur biraz da barbunya pilaki. Nisan ayının ilk Pazartesi günü, biz Gaskonyalı dört kardeş, kalan rakıyı ve yemekleri sildik süpürdük. Ardından beş on tane de bira yuvarladık ki kafamızı toparlayalım. Üzerine bir de cigaralık tüttürdük, zehir gibi oldu aklımız. Her şey berraklaşınca, tam takır kuru bakır evin üst katındaki komodinin huzuruna çıktık. Babamız bu Portekiz ahşabından komodini oğlu gibi sever, bir tek ona güvenirdi. Vasiyetini de çekmecesine koymuştu vesselam. İçimizden birimiz, ya Portos ya da Aramis, zarfı açtı, vasiyeti bize okudu.

2.
Madde 1: Kerhaneden üç sermaye mezarımda raks etsin demiş, vay kart zampara! Hem de öyle herhangi birileri, onun bunun zamkinosları da değil. Kaparnaların endamına gel: Tülperi, Güldiken ve Cezebel. Bu afetleri kerhaneden çıkartmak, afedersin ama göt ister. Yine de, evlatlık vazifemizdir dedik, bir koşu Karaköy’e vardık. Büyük kapıdan geçip, zabıtaya selam çaktık; polise üzerimizi aratıp, üç beş karıya baktık. Sonunda dört kardeş, Zürafa Sokak Viskontu Erkete Yusuf’un önüne dizildik. Meramımızı anlatınca “Höst,” dedi Yusuf. “Gavat mıyım ulan ben? Grand Mama; Tülperi, Güldiken ve Cezebel’in namusunu bana emanet etti hem.”  “Öyle bir şey değil, Yusufçuğum, Yusuf Bey,” dedik. “Kızlar, ölmüş babamızın mezarında tef çalıp raks edecekler. Hem seni viyadük yapacağız.” “Viyadük de ne ola ki? Viskonttan mühim midir?” “Hem mühimdir, hem ehemmiyetlidir, hem de önemlidir.” Yusuf “İki dal da cigara isterim,” dedi. Vay kayarto! Athos’un tütün kesesini verdik, kızları aldık çıktık. Mezara vardık. Tef çaldık, gül parmaklı güneş batarken, şarkı da söyledik: “Adamın da şeyi yalelli…” Tülperi, Güldiken ve Cezebel, halhallı bilekleri ve çatlak topukları ile babamın yumuşacık toprağı üzerinde sabaha dek tepindiler.

3.
Madde 2: Mezarımın başında mavi hüdhüd kuşu çorbası içeceksiniz, diye yazmış. Vay, deli alfons! Nereden bulunur bu hüdhüd kuşu? Hem de mavi. Adresini yazaydın bari. Birden Dartanyan’ın aklına bir fikir geldi. Babamızın da ahbabı olan kaplumbağa terbiyecisine gidelim, dedi. Hay aklınla bin yaşa, Dartanyan Paşa. Bastık gittik Feriköy’e. Kaplumbağa terbiyecisi, bahçede küçük kaplumbağaları ile hendese talimindeydi. İşi bitince yanımıza geldi. Babamızın ölümü onu ne kadar üzmüş meğer. Biz derdimizi anlatınca iki kere düşünmedi. Moda’da bir fabrikatör var, dedi. Balkonunda türlü kuşu besler; tavşancıl, boz alamecek, bayağı çütre, ebabil, baştankara, tekmili bunda mevcuttur. O öyle deyince bindik bir dolmuşa, Moda’ya vardık. Fabrikatörün uşağı bizi karşıladı, balkona götürdü. Balkon dedikleri ucu bucağı olmayan bir taraça. Kimi kafesinde, kümesinde kimisi serbest, onlarca kuş hep bir ağızdan şarkılar söyleyip kanat çırpıyorlar. Fabrikatör balkonun öbür ucundan, gevşek gevşek gülümseyerek geldi. Mavi hüdhüd kuşunu arıyormuşsunuz, dedi. Bu kuştan tüm dünyada iki tane vardır işin doğrusu. Biri Amerikan Rockefeller ailesinde diğeri de bendedir. Ve tabii ki onu size veremem. Kaya serçesi isterseniz buyrun sizindir.

4.
Fabrikatörün gevşek gevşek sırıtması kanıma dokunmuştu. Vandallıktı belki yaptığım ama Sayın Bay Fabrikatörü şöyle bir ittim. Herif hafif sendelese de o koca cüssesiyle yere sağlam basıyordu, yıkılmadı. Aynen öyle sırıtmaya devam etti. Belki biraz ileri gitmiştim ama yakasını destelediğim gibi suratına sağdan soldan iki miralay yerleştirdim. Şakırtısından Kadıköy’deki kafeşantanların vitrinleri titredi. Belki biraz ayıp olmuştu ama kardeşlerim de kendilerini tutamadılar ve birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için diyerek tekme tokat Fabrikatör Efendi’ye daldılar. Epeydir böyle dayak yememiş, yedikçe açıldı, açıldıkça yedi. Mest oldu. Hatta, dedi. En son böyle sopa yediğimde İsmet Paşa reisicumhur idi. Allah sizden razı olsun. Mavi hüdhüd sizindir. O böyle deyince biz de tadında bıraktık ve fazla uzatmadan, kuşu koltuğumuzun altına derdest edip evimize vardık. Athos kuşu kafasından azat etti. Portos mavi tüylerini yoldu, bitirdi. Aramis, bokunu, bağırsağını temizledi. Dartanyan bir kazanın içine patatesi, trefili, kekik, yonca ve kaynanadilini doğradı. Kuşu da katıp güzelce kaynattık. Sonra babamızın mezarında, gün batımında mideye indirdik. Adettendir, bir kâse de yere döktük, toprak kabul etsin.

5.
Madde 3: Kabrimi, toprağından yeni sökülmüş dişi abdülselam otunun köküyle tütsüleyeceksiniz. İnsafa gelmiş gogocu. Bu isteği nispeten kolay. Soluğu Mısır çarşısında aldık. Dostumuz aktar Dantes, “Toprağından yeni sökülmüş abdülselam otu istiyorsanız onu toprağından siz sökeceksiniz,” dedi ve bizi Süleymaniye’nin bahçesine gönderdi. Mercan’ın oradan yukarı doğru kıvrılıp camiye vardık. Bekçi Murtaza, elinde sopayla duvarın üzerinde bizi bekliyordu. Yok size abdülselam otu, diye bağırdı. Neden? Yassak kardeşim yassak. Allah’ın otu da devletin malıdır. Dedik bizim evde Portekiz ahşabından güzel bir komodin var, onu sana veririz. Gözleri ışıldadı. O zaman olur, dedi. Bir seferlik, ben başka bir yere bakarken, neden olmasın? Ay’ın doğmasını bekledik. Zaman tamam olunca Portos yüzünü batıya çevirdi ve kılıcıyla yere dört tane daire çizdi. Aktar Dantes üç demişti ama biz işimizi sağlama aldık. Bu otun dişisinin kökü siyah olurmuş. Bir ip bağladık ve uzaktan çekeledik. Topraktan ayrılırken öyle bir çığlık koydu ki meret, Şeyksiper’in dediği gibi, sanırsın adam öldürüyorlar. Bana bir şey olmaz diyen Murtaza bile abdülselamın rayihasına dayanamadı ve oracıkta bayıldı. Biz de komodini vermeden sıvıştık.

6.
Babamızın kabrine döndüğümüzde, Ay hala parlaktı ve tepedeydi ve cüretkârdı. Bir meşe ağacının dallarını neşeyle kırıp mezarın üzerine attık. Korkusuzca yükseldi ateş, biz de ondan cesaret alıp abdülselam otunu alevlere kattık. Gri, mor, siyah dumanlar yükseldi ilkin. Sonra keskin bir koku etrafımızı kapladı. Genzimizi yaktı, boğazımızdan aşağıya bir kara yılan gibi aktı. Dört kardeş, her birimiz başka hayallere daldık. Benim hayalimde mavi hüdhüd kuşları gibi giyinmiş palyaçolar, uçakların gökdelenlere çarpışının kartpostallarını satıyorlardı. İniyordum Montmartre’dan aşağı. Sokağın en güzel kızı köşede kırmızı bir arabaya biniyordu. Hani sevişecektik kahpe. Başım giderek ağırlaştı. Kocaman oldu. Sanki düştü düşecek. Arkama yaslandım. Bir adam sümüklü böcekleri öldürüyordu sırayla. Yağmurda bahçe duvarlarına tırmanmışlar. Bir süpürge darbesiyle aşağı yuvarlanıyorlar, bir topuk hareketi ile evrenin yeniden yapılanan tozlarına karışıyorlardı. Ve sırf sesti o adam. Sesten ibaretti. Elindeki sustalıyı tartarken, caddenin diğer ucunda örgü bileklik satan zencilerin arasından, bakışlarıyla beni kesiyordu. Sonunda ben de kardeşlerime uydum ve babamızın mezarı üzerinde derin bir uykuya daldım.

7.
Beni Aramis uyandırdı. Diğer kardeşlerim de yavaş yavaş uyanıyorlardı. Yanmış, sönmüş meşe dallarının ısıttığı sıcacık tepeciğine sırtımı verdiğim, babamın mezarı… Şimdi boştu. Sabaha karşı, biz uyurken babam, elleriyle tırnaklarıyla kazarak çıkmış, kaçmış mezardan. Oyuna getirmiş bizi meğer. Kitap okumalı insan. Okusak bilirdik, kadim bir büyünün parçalarıymış meğerse bütün bunlar. Bir şeyin parçası olmak yine de güzel. Dört kardeş kös kös baba evine döndük mecburen. Bir baktık ki masanın da yerinde yeller esiyor. Üst kattaki Portekiz ahşabı komodini ise ara ki bulasın. Bir zamanlar komodinin olduğu yere babamız bize zarf içinde bir not bırakmış: Pek kıymetli, aziz ve muhterem evlatlarım. Siz giderken ben dönüyordum. İmza: Sizi seven babanız. Dışarıdan, elinde sopası kapımıza kadar dayanan bekçi Murtaza’nın sesi duyuldu. Komodinimi isterim, diyordu. Derken erkete Yusuf da ona katıldı. Belli ki Viyadük yalanına bozulmuştu. Kellemizi istiyordu. Yediği dayağın etkisi geçince bizden şikâyetçi olan Bay Fabrikatör de sokağın ucunda zaptiyelerle belirince arka kapıdan sıvıştık. Bir trene atladık, Samatya’ya attık kapağı. Arayan belasını da bulur devasını da. Biz oradaki bir meyhanede babamızı bulduk. Bu kez sahiden ölmüştü.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. İletişim Yayınları tarafından ilk romanı "Simsiyah" 2015’te, ikinci romanı "Duman Otel" ise Mart 2017’de yayımlandı. Hikaye ve yazıları, İletişim Yayınları Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi, Fitbol Dergisi, Öykülem, Altzine, Yol ve Tezgah gibi dergi ve yayınlarda yer aldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: