En Son Yazılar

Çöp

 

Çöp, ilk ve şimdilik tek bilim-kurgu öyküm. Onu 2007 ile 2008 arasında yazdığımı hatırlıyorum.  Geçen yıllar içerisinde bir kaç elden geçti tabii. En son geçen sene, FABİSAD’ın 2016 GIO Ödülleri kapsamındaki “Yayınlanmamış Öykü” yarışmasına göndermiştim. Eksik olmasınlar, FABİSAD, Çöp‘ü finale kalan beş öykü arasında gösterip, başarı ödülünü layık görmüştü. Benim evrenimde yerini tam olarak bulamasa da, hâlâ sevdiğim bir metin, elbette okunsun isterim.

 

ÇÖP

“Hudâ’nın hikmeti gemicilerin, denizcilerin, ziyaretçilerin ve hey’et ilmi bilen tarihçilerin doğru sözlerine göre bu şehir gulgule-i Rum ve tantana-i Rum ve velvele-i Rum ve debdebe-i Rum ve gulibetü’r Rum bir diyardır ki yeryüzünde benzeri yoktur.”
Evliya Çelebi

Çöp Kamyonu Şoförü
İşteki son gününde çöp kamyonu şoförü, direksiyonu kavrayan robotik kollarına baktı. “Eskisinden de iyi oldular, şerefsizim,” dedi mutlulukla. İki ay önce, Feveran’dan maskeli bir veled-i zina, gizlendiği karanlık bir köşeden çıkıp, bir dom-dom kurşunuyla tarumar etmişti onları. Hekimler, parçalanan kolun âlâsını bir ay içinde taktılar. Aha da şu köşede olmuştu, diye düşününce kalbi korkuyla zıpladı. Arkada, büyük bir çöp tenekesini, gecenin sükûtunu umursamadan türlü gürültüler çıkararak çekeleyen arkadaşlarına hem aynadan hem de kamyonun içindeki ekrandan baktı. Tam da o anda, yine karanlık bir köşeden çıkan yine bir maskeli adam, çöp tenekelerini kamyona yükleyenlerden birinin kafasını elindeki çifteyle patlattı. Kafa kopunca yenisini yapamıyorlardı. Bu yüzden çöp kamyonu şoförü bir an bile tereddüt etmeden gaza bastı ve henüz hayatta olan diğer arkadaşını geride bıraktı. Görebildiği kadarıyla Feveran’ın maskeli adamları zavallıyı çember içine almışlardı. Çöp kamyonu köşeyi dönerken içlerinden biri elindeki sopayı havaya kaldırdı.

Yaşlı Adam
Yaşlı adam, birkaç sokak öteden gelen silah sesini duyunca üç tekerlekli bisikletinin frenlerine asıldı ve rüzgâra kulak verdi. Çöp kamyonunun kaçtığını ve tam da köşeyi dönerken başka bir araca çarptığını duydu. Küçük bir kazaydı bu, en azından ağır çöp kamyonu için öyleydi, bu yüzden de hiç durmadan devam etti. Diğer araç ise -belki de şoförü, Feverancıların diğer adamı nasıl haşat ettiğini seyrettiğinden- biraz bekledikten sonra yeniden yola koyuldu. Yaşlı adam bunların hepsini rüzgârda işitti.

Kubik Kardeşler
Birkaç sokak ötede, haşyetengiz gökdelenlerin arasına sıkışıp kalmış bir arazi üzerine kurdukları hurda deposunda geceyi sabaha bağlayan Kubik kardeşler, dışarıda olup bitenden bir haberdiler. Yüksek metalik duvarlarla çevrelenmiş bu hükümdarlıkta, değerli mallarını saklamak için kullandıkları iki küçük antreponun arkasında, dümdüz edilmiş araba leşlerinin göğe doğru yükseldiği büyükçe bir bahçeye bakan küçük kulübenin titrek sarı ışıkları dışarıdaki devinime duyarsızdı. Kendini göstermeye tereddüt eden güneşin, ufku yavaş yavaş turuncuya boyamaya başlayan korkak ışıkları henüz bu bahçeye düşmemişken, bitkin gölgelerden ibaret birkaç işçi, gece yağan yağmurda ıslanmış çürük metallerin kokusunu ciğerlerine çeke çeke hurda istiflerken Kubik kardeşler, sıcacık ofislerinde kompüterin başında hummalı bir çalışmanın içindeydiler.

Çöp Kamyonu Şoförü
Geride bıraktığı iş arkadaşının çığlıklarını duyan çöp kamyonu şoförü, gaz pedalına biraz daha yüklendi ve ölüm korkusuyla, hiçbir tedbir almadan dalıverdiği kavşakta sağından yaklaşan küçük kamyonu fark edemedi. Küçük kamyonun uyanık şoförü gaza değil de frene basmış olsaydı belki de iki kamyon kafa kafaya çarpışacaklardı. Neyse ki küçük kamyon zamanında hızlandı ve kendini kavşağın diğer tarafına atabildi. Sadece, çöp kamyonunun ön tamponunun kenarı, küçük kamyonun kasasına şöyle bir dokundu. Yalpalayan küçük kamyon yeni doğmuş bir buzağı gibi titreyerek yol kenarındaki yüksek duvara gürültüyle bordaladı. Çöp kamyonu ise bir iki saniye durakladıktan sonra arkasına bile bakmadan yoluna devam etti. Çarpışmanın şaşkınlığını üzerinden çabucak atan küçük kamyonun şoförü, korkuyla yapıştığı direksiyondan tırnaklarını sökerken yanındaki yardımcısına doğru söylendi: “Ayvanın yaptığına da bak sen. Kaçtı değil mi susak ağızlı?” Yanında oturan genç yardımcısı, torpido gözüne çarptığı için zonklayan kafasını dışarı çıkarıp çöp kamyonunun gittikçe uzaklaşan kırmızı ışıklarına baktı. “Asan, in bak bakayım,” dedi şoför mülayim bir sesle “Önde çok asar var mı?” Asan indi, baktı. “Yok usta,” dedi. “Köşe biraz ezilmiş, far ve sinyal kırılmış.” “Daha ne olsun be mendebur!” diye kükredi ustası. “Sinyali daha yeni değiştirdiydik. Vay pezevenk! iper-pezevenk!” Sesi yeniden yumuşadı: “Asan! Arkaya da bak kızanım. Kapak açılmış. Androidlerden eksik olmasın.” Asan, tam pire gibi arkaya zıplayacakken şoför yeniden bağırdı. “Asan, bırak şimdi kapıyı. Yukarıda çöpçünün marizine kayıyorlar, Asan. Bize de kaymasınlar.” Asan, Feverancıların sopaları altında, cenin pozisyonunda kıvrılmış bir halde inleyen çöpçüyü görünce can havliyle küçük kamyondaki küçük koltuğuna tırmandı. Şoför motoru çalıştırdı ve açık olan arka kapıdan yarı beline dek aşağıya sarkmış cansız bir androidi köşeyi dönerken düşürüp, ilerideki gökdelen tarlalarına doğru gazladı.

Yaşlı Adam
Mahalle eski sessizliğine kavuşunca yaşlı adam, üç tekerlekli bisikletinin pedallarına yeniden yüklendi. Bu bölgedeki varoşlarda yaşayan öfkeli ahalinin aksine o, çöp kamyonlarını seviyordu. Çöp kamyonları ona eski zamanları hatırlatıyordu ve yaşlı adam ona eski zamanları hatırlatan her şeyi severdi. Gerçi, eski zamanları düşününce, hatırlanacak ne vardı ki? Hayalhanesine uğrayan bu düşünce ağzında acı bir tat bıraktı. Yüzünü ekşitti. O zamanlar gençtik en azından, dedi şeker niyetine. Şimdilerde, önündeki büyük sepete sokaklardan bulduğu işe yarar çöpleri doldurduğu bu üç-tekerlinin pedallarını zorlukla çevirebiliyordu. Yürürken bir ayağı sekiyordu. Üstü başı pisti, lime lime olmuş kıyafetleri ilk renklerinden çok uzaktaydı. Beyaz saçları ve sakalları sokakların tortusu ile birbirine girmişti ve galiba kokuyordu a’cıcık. Gecelerini sokaklarda geçiriyordu, olsun o kadarcık. Üstelik, devasa gotik hayaletlere benzeyen gri-siyah apartmanlarla dolu bu sokaklardaki çöp öbeklerine bir çöp kamyonundan önce ulaşmanın keyfi her şeyin üstesinden geliyordu.

Android
Küçük kamyondan yola savrulan android taklalar atarak sürüklendi. Antropomorfik olarak kızıl saçlı bir kadına benzeyen bu android, sahibi ile her türlü entelektüel konuda sidik yarıştırmak üzere tasarlanmıştı ve siz ona, taş neden düşer diye sorduğunuzda o size, Ethica’yı ezberden okumaya başlıyordu. Uzun seyahatler ve sonu gelmeyen münazaralar da hesaba katılarak bu modellerin bir yerlerine bir acil durum bataryası eklenmişti. Android asfalta çarptığında bu batarya devreye girdi. Sürüklenmesi durduğunda android, gözlerini açtı ve “Eğer uçmayı…biip…öğretmiyorsanız,” dedi. “Bu bir bant kaydıdır… klik…daha hızlı düşmeyi öğretin…biip.”

Çöp Kamyonu Şoförü
İşteki son gününü sıkıntılı geçiren robotik kollu şoförün kullandığı kamyon mazot ve yağ tükürerek daracık bir sokağa daldı. Saat sabahın beşiydi. Kamyon, tarih öncesinde kalan azgın bir hayvan gibi böğürerek arkasını savurdu ve özenle dizilmiş çöp kovalarını devirdi. Sokağın griye boyalı tek tip apartmanlarında yaşayan bazı insanlar, sanki gürültücü çöp kamyonları onları tatlı uykularından ilk kez uyandırıyormuş gibi, şaşkınlıkla ışıklarını açıp pencerelerden dışarıya baktılar. Bazılarının savurduğu küfürler o fakir duvarları aştı ve sokakta duyuldu. Bütün bunlara aldırmayan çöp kamyonu şoförü, aracı bir kenara park etti ve motoru durdurdu. Başına gelenleri Merkez’e bildirdiğinde ona, bütün bunları dert etmemesini ve kalan çöpleri tek başına topladıktan sonra geri dönmesi gerektiğini söylediler. Emir kulu olan şoför, içinde biriken onca dehşete rağmen kamyonu yeniden çalıştırdı ve çöp tenekelerine doğru yaklaştı. Kamyonun içinden bir cerahat gibi fışkıran bu yağlı ve dumanlı cehennem senfonisi yeniden başlayınca, sokağındaki her evin birbirinden farklı renkte ve farklı biçimde olduğu zamanları görmüş yaşlıca bir adam, gürültü nedeniyle fırlayan tansiyonunu indirmek için koluna bir medikal bileklik taktı ve düğmesine bastı. Belediyenin o evleri yıkıp, yerine bu çirkin, gri kutuları dikmesinden önceki güzel günleri anımsayan yaşlı bir kadın, canına tak etmiş olacak, evet, kendisini asmak için hazırlandı.

Yaşlı Adam ve Karga
Bisikletini bir kez daha durduran yaşlı adam, burnunu vahşi bir kurt gibi havaya dikti. Apartman siluetlerinin arkasında, gökyüzüne özensizce dağıtılmış yıldızları seyretti. Sanki düşeceklermiş gibi yeryüzüne yakın duruyorlardı. Pencerenin pervazında bir karga kanatlarını silkeliyordu. Az önceki yağmur, tüylerini simsiyah bir elmas gibi parlatmıştı. Yaşlı adam, bu kargaya dört gecedir rastladığını düşündü. İlk kez 416 ile 582’nin birleştiği köşede görmüştü onu. Bir çöp bidonunun üzerine tüneyip, diğer kargaların aksine, yaşlı adam işini bitirene kadar korkmadan onu beklemişti. Hatta yaşlı adam, onu eliyle korkutmaya çalışmış ama karga sadece soğuk gözlerini bir kere kırpmış, onun dışında bir taş misali hareketsiz kalmıştı. Takip eden günlerde, parkta dinlenirken, sahilde çöpleri karıştırırken de görmüştü bu kuşu. Önceleri hepsinin aynı karga olabileceği aklına gelmemişti. Oysa şimdi bu kuş, gözlerini dikmiş, resmen ruhunun içine doğru bakıyordu. Bir kafayı yemem eksikti, diye mırıldandı telaşla. Ona bakmazsam eğer, o da bana bakmayacaktır diye geçirdi aklından. Çünkü bir kuşa bakarsanız, kuş da size bakar. Çöp öbeğinin içine daldı. Tamir edilemez olduğu anlaşılan bir vantilatör motoru buldu. Yan gözle kargayı görmeye çalışıyor ama buğulu karaltılardan başka bir şey seçemiyordu. Birkaç mangırdan fazla etmeyecek plastik kaplar geldi eline. Onları kenara ayırdı. Sonra öbeğin altında, Büyük Harp’ten önceki müzeyyen şehirleri anlatan, kapağında renkli şemsiyelerin, deniz toplarının ve mayolu güzel kadınların olduğu eski seyahat mecmualarından buldu. Bunlar biraz para ederdi işte ama onları kendine saklamak istiyordu. İşi bitince ona mutluluk veren, garip bir korkuyla kafasını kaldırıp karganın tünediği yere baktı. Karga yoktu. Bir karga tarafından takip edildiğini düşündüğü için kendisine kızdı.

Kübik Kardeşler
“İşte, pe_kripto_pe! Bir baş yapıt değil ama idare eder.” Kubik ve Kubik Hurda Deposu’nun sahipleri Muhsin ve Adil Kubik efendiler, sabahın beşinde, sıcacık ofislerindeki bir kompüterin başındaydılar. Kaçmak için yetimhaneyi yaktıkları günden bu yana hayatları, birlikte ve bir kumar masasında öldürülen babalarının onlara öğütlediği gibi para kazanmaya çalışarak geçmişti. Hastaneleri soydular, postaneleri bastılar, kumarhaneleri patlattılar. Şehirlerarası trenleri yolcuları ile birlikte kaçırıp uzak coğrafyalarda sattılar. Mahpusa düştüklerinde Adil, kompüter ilmini öğrendi. Salıverildiklerinde artık sakin bir yaşam sürmek istediklerinden, bir yazılım şirketi kurdular. Sakin bir yaşam istemeleri illa dürüst olacakları anlamına gelmiyordu elbette. Önce, Adil’in yazdığı virüsleri internete yaydılar. Sonra da virüsün anti-virüsünü satarak parayı götürdüler. “Anlat biraderim,” dedi Muhsin. “Bu kez nerden vuruyoruz voliyi?” Adil gururla gülümsedi. “Bu bir dosya-bulaşan, kardeşim. Ancak diğerlerinden bir farkı var. Elektronik posta ile yayılacak bu virüsün aktif hale geçmesi için ekteki dosyanın açılması gerekmiyor. Postanın bir kere görüntülenmesi yeterli. Ama illa açmak isteyen meraklılar için ekli dosyaya bir solucan yerleştirmeyi düşünüyorum. Şakalı bir şey, belli bir dizindeki tüm dosyaların üzerine yazıp hepsini 666 gigabayt yaparız belki, şeytanın numarası, bilemiyorum. Gerçi bunu hemen imha edebilirler, bu tür solucanların yamalarını geçen sene herkese satmıştık. Ben sana asıl olayı anlatayım. E-postanın açılmasıyla aktif hale gelen “pe_kripto_pe”, önce kendini gizliyor. Sonra diskteki bütün anti-virüs programlarını siliyor. Bu arada kendine ait Evth64.dll ve softset.ini dosyalarını oluşturuyor. Kompüterini bir daha açana dek bir şey anlamıyorsun. Ama bir kere açtın mıydı: Yoktur bir ibn âdem, vermesin kendine zarar. Makatta zuhur eden şemsiye eylemez asla firar.” Muhsin kocaman bir kahkaha kopardı: “Yengenle beni tarif ettin ha.” Kardeşler beraber güldüler.

Android
Android, kızıl saçlarını savurarak bütün endamıyla ayaklandı ama bir iki adımdan sonra sendeleyerek yere kapaklandı. İçinde bir yerlerde tomurcuklanan bir jiroskop sensoru son bir ateşle uyandı ve sentetik kadın dengesini yeniden kurup yürümeye başladı. Adımlarını tereddütle atıyordu. Etrafında ona tanıdık gelen tek bir obje bile yoktu. Kloralhidratı fazla kaçırdım herhalde, diye düşündü. Yine de bir tuhaflık vardı. Burası ne Cenova’ya, ne Torino’ya ne de Nice’e benziyordu. Leipzig hiç değildi. 1881’de Fransa Tunus’u işgal ettiğinde oraya bir seyahat planlamıştı ama bu hiç gerçekleşmemişti. Yoksa Tunus muydu burası? Endişeyle terlemek istiyor ama terleyemiyordu. (Bu modellere vücut sıvıları eklenmemişti.) Bu yüksek, karanlık binalar ve şehrin mekanik uğultusu daha çok bir kâbusa benziyordu. Nasıl gelmişti buraya? En son Piazza Carlo Alberto’da kırbaçlanan bir ata doğru, kalbi dağılarak koştuğunu ve onun boynuna sarıldığını hatırladı. Bu karanlık şehirde rastgele yürüyordu şimdi. Bir sokağın ucunda mavi kırmızı ışıkları yanan bir polis aracı belirince android, başka bir ara sokağa daldı ve korkuyla çömeldi. Polis aracı geçip gidince, elini endişeyle pos bıyıklarına götürdü. Bıyıkları yoktu. Korkuyla ayağa fırladı ve etrafta kendini görebileceği bir ayna ya da parlak bir yüzey aradı. Sonradan görme her entelektüelin evinde vardı bu modelden. İçlerinde barındırdıkları uçsuz bucaksız bilgi dağarcığının yanı sıra bu androidler, istendiğinde parayla satın alınan bazı eklentilerle yitik Garb medeniyetinin ünlü filozoflarından birine dönüştürülebilme özelliğine de sahiptiler. Böylece felsefi sohbetlerinizde, androidinizin size belli bir filozofun hayat görüşü, felsefi fikirleri ve eserlerinden alıntılarla cevap vermesinin doyumsuz keyfini tadabiliyordunuz. Fakat bu android bozuktu ve tamir edilemez bir şekilde Friedrich Nietzsche’ye takılı kalmıştı. Eğer çarpışma esnasında kamyondan düşmeseydi geri dönüşüme gidecekti. Friedrich Nietzsche olduğundan hiçbir şüphesi olmayan kızıl saçlı, güzel memeli android, parlak bir duvarda akisini gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yuttu.

Çöp Kamyonu Şoförü
Yaşlı kadın ipin ucunda sallanırken, çöp kamyonu elinden gelen tüm gürültüyü çıkartarak çöpleri toplamaya devam ediyordu. Çöp kamyonunu bu münasebetsiz saatlerde göndermek belediyenin bu mahalleye bilerek, isteyerek yaptığı bir şerefsizlikti. Buralardan belediyeye fazla oy çıkmadığı için diyordu birçok kişi. Kimilerine göre mesele ranttı. Belediye, daha çok gökdelen ve alışveriş merkezi dikebilsin diye mal sahiplerini buradan kaçırtmak istiyordu. Bazılarına göre ise asıl mesele fakir olmalarıydı. Çöp kamyonları mahalleye kaçta gelirse gelsin, zenginlerin yaşadığı o plastik ve parlak mahallelere gönderilen sessiz ve elektrikli kamyonlar gelmedikçe onlara uyku yoktu. Çöp kamyonlarının değiştirilmesi için dilekçe yazıp, imza toplayanlar oldu. Pek umutları yoktu ama yine de denediler. Çünkü resmi bir şikâyette bulunmadan önce, Devlet-i Aliyye’nin Belediye Yüksek Hakemlik Heyeti’nden, şikâyete konu olan rahatsızlığın iddia edilen rahatsızlığa sebep olacak kadar rahatsız edici olup olmadığına dair bir ön-bilirkişi raporu almanız gerekiyordu ki bu en az bir yıl sürüyordu. Başvuru için yeterli sayıda imza toplamak bile kolay olmadı. Mahallede yaşayanlar bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorlardı. Birçokları bu gece de sırtlarını dönüp, yorganı kafalarına çekip uyuyacak ve aman istikrar bozulmasın diyerek bir sonraki seçimde yine bu belediyeye oy verecekti.

Karga ve Yaşlı Adam
Karga, kasvetli gece kadar esved gözlerinde bölünüp çoğalan mücella Ay’a bir süre baktı. Kanatlarını, altındaki sokağı kucaklarcasına açtı ve sonra boğuk bir çığlık atarak adım adım, pervazın en ucuna kadar geldi. Yaşlı adam, bu çığlığı duydu ama kulak asmadı. Çöplerin arasında eski bir tartı vardı. İbresinin yarısı yoktu ama iyi parçaydı. Bunu Kubiklere okuturum, dedi içinden. Bir haftadır belki de ilk kez gülümsedi. Sokağın diğer ucundan görkemli çöp kamyonunun gürültüleri duyuldu. Işıkları ortalığı aydınlatmaya başladı. Ay, yağmur için yeniden toplanmaya başlayan bulutların arasında belki de son kez belirdi. Yaşlı adam ve karga, kafalarını bulutların arasında eski bir sevgilinin yüzü gibi parıldayan Ay’a aynı anda çevirdiler. Ay, onları büyülüyordu.

Android
Bir tarafta polislere, diğer tarafta Feverancılara denk gelen android o sokak senin bu sokak benim kaçarken sonunda kendisini Kubik ve Kubik Hurda Deposunun soğuk duvarlarının dibinde buldu. “Bakın,” diyordu kendi kendine. “Ben bir yıldırımın… biip… habercisiyim. Klik. Ağır bir damlayım bulutlardan düşen… biip… Bu yıldırımın adı… klik … üstinsandır.” Sokağın bir ucunda âheste âheste yaklaşan bir çöp kamyonu vardı. Diğer ucunda ise üç beş Feverancı, kamyona pusu kurmak için hazırlanıyorlardı. Android, hurda deposunun yüksek duvarlarını gözüne kestirdi. “Yukarı mı çıkmak istiyorsunuz… biip… kendi bacaklarınızı kullanın,” diyerek çevik hareketlerle tırmanmaya başladı. Ne var ki içindeki geçici ve kısıtlı güç ünitesi bu aksiyon için gerekli olan enerjiyi daha fazla üretemedi ve mecali kalmayan android kapanarak, duvarın dibindeki çöp öbeğinin içine düşüverdi.

Çöp Kamyonu Şoförü
Çöp kamyonu şoförünün, işini bitirmesine bir durak kalmıştı. Buradaki çöpleri de aldı mı geriye bir tek Kubiklerin hurda deposunun köşesi kalıyordu. Feverancıların korkusundan kamyonun içinden çıkmıyor ve sadece aracın mekanik kollarıyla alabildiği çöp kovalarını boşaltıyordu. Pencerenin aralığından dışarıya baktı. Mahalle, şüphe uyandıracak kadar sessizdi aslında. Lakırdıcı Takırtıcılar bile ortada yoktu. Ama asıl bela başkaydı: Varoşlarda yaşayan bu insanların pek çoğu, belediyeye yaptıkları şikâyet başvuruları sonuçsuz kalınca arkalarını dönüp yorganı kafalarına çekmiş olsalar da, hâlâ pes etmeyenler de vardı. Bunların bir kısmı o gürültücü kamyonlar sokağa girdiğinde pencereye, balkona çıkıyor ve ellerine geçirdikleri tencereyi tavayı birbirlerine vurarak, çıkan gürültüyü bağırış çağırışlarla, ıslıklarla, düdüklerle ve küfürlerle destekleyerek çöp kamyonlarını protesto ediyorlardı. Kimi zaman çöp kamyonundan daha çok gürültü çıkartan bu yaygaracılara şoförler “Lakırdıcı Takırtıcılar” adını takmışlardı. Sırf kafiyesi hoşlarına gittiği için, yoksa şoförlerin bu boş teraneleri umursadıkları yoktu. Derken “Biracılar” geldi. Biracılar, Lakırdıcı Takırtıcıların arasından çıkmıştı muhtemelen. Sabır tükendiğinde ve küfürler artık kafi gelmediğinde, o ilk Biracı, o mübarek adam, balkonundaki boş bira şişelerinden birini almış ve çöp kamyonuna doğru fırlatmıştı. İlk seferin hatırına şişe, yarı açık pencereden içeriye girdi ve şoförün kafasını yardı. Yarılan ilk kafa, bu fakir insanlara bir umut verdi. Belki de, eğer yeteri kadar kafa yarabilirlerse bir şeyleri değiştirebileceklerine inandılar. Bu utkuyla, pencerede, balkonda, kapı aralığında, çatıda, elde bira şişesi, çöp kamyonunun yolunu gözleyen Biracılar karşı tarafa epey zarar verdiler. Sonunda belediye, çöp kamyonlarının camlarını kafese benzer metal bir zırh ile kaplamak zorunda kaldı. Metal zırhlar Biracıları bir süreliğine durdurdu ama ok yaydan çıkmıştı artık. Birkaç hafta sonra eli silahlı, yüzü maskeli çeteler ortaya çıktı. Gözleri karaydı, can yakıyorlardı. Kısa zamanda birleştiler. Duvarlara sprey boyalarla yazdıkları küfürlü sloganlardan kendilerine İhvan-ı Feveran dedikleri anlaşılıyordu. Bir zaman sonra İhvan kayboldu ve sadece Feveran diye anılmaya başladılar. Feverancılar, günün birinde bir çöp kamyonu şoförünü öldürdüler ve işler tamamen değişti. Hem belediye işçilerine görev başında ateşli silah taşıma ve kullanma yetkisi verildi hem de Feveran’ın ortaya çıkmasına neden o ilk sebep artık unutuldu. Bundan böyle sokaklar, özellikle de geceleri, tehlikeliydi.

Yaşlı Adam ve Kubik Kardeşler
Yaşlı adam, gece topladığı işe yarar çöpleri hemen her sabah Kubiklerin hurda deposuna getirirdi. Bu sabah da bahçeye girdiğinde işçiler bahçenin arka tarafında çalışmaya devam ediyorlardı. Bisikletini bir kenara park etti ve kapıyı tıklatmaya bile gerek duymadan ofise adımını attı. Kubik kardeşler, güvenlik kamerasından yaşlı adamın geldiğini görmüşler ve kompüteri çoktan kapatmışlardı. Muhsin Kubik, küçük sarı kâğıtlara aldığı hesaplarla ilgili notlarını kara kaplı büyük muhasebe defterine geçiriyordu. Adil Kubik ise sabah gazetelerinin spor sayfalarını okuduğu kırmızı deri koltuğa gömülmüştü. Her ikisi de gözlüklerini takmışlardı. Soğuk bir sabah, dedi yaşlı adam. Sobanın yanında durmuş ellerini ovuşturarak ısıtıyordu. Aslında asıl ısıttığı ruhuydu. Uzun bir zamandır böyle bir ofisi olsun istiyordu. İçinde hayalini kurduğu her şey vardı. Bir soba, rahat deri koltuklar, küçük bir televizyon… Bu televizyonu açık gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Nasıl bir israf? Burası yaşlı adamın olsaydı, mutlaka sobanın üstünde o kokulu çaylardan demlerdi. Öyle bir bitkinin sıcak ve keskin koktuğunu hayal etti.  Eee, bana ne getirdin bakalım, dedi Muhsin bu hayalleri bölerek. Yaşlı adam, kafasıyla Muhsin’e dışarı gelmesini işaret ederek kapıya doğru yöneldi. İkisi dışarıya çıkarken Adil Kubik gazetesini okumaya devam etti. Dışarıda “Şu tartıya bir göz at,” dedi yaşlı adam. “İbresi kırılmış ama…” Muhsin tartıyı aldı ve ibrenin oynayıp oynamadığını görmek için eliyle bastırdı. İbre kırık da olsa oynuyordu. Kulağına yaklaştırıp hafifçe salladı. Bir iki tıkırtı duyuldu. “İbresi oynadı ya daha ne istiyorsun?” diye sordu yaşlı adam. “Beş akçe veririm,” dedi Muhsin. “Beş akçe mi? Bunu bulduğum yerden buraya getirmek bile beş akçeden fazla eder.” Muhsin “Beş buçuk akçe olsun o zaman,” diyerek sırıttı. “Beş akçeden fazla işte.” Altı olmaz mıydı? Olurdu. Anlaştılar. Ofise döndüklerinde Muhsin masasının gümüş anahtarlı çekmecesini açtı. Oradan teker teker sayarak aldığı altı akçeyi sobanın yanında ellerini ovuşturan yaşlı adama uzattı. “Al,” dedi. “Bunlar daha iyi ısıtır.” Yaşlı adam akçeleri aldı ve saymadan cebine attı. “İyi ki saadet parayla alınmıyor. Yoksa ortalık reklamlardan geçilmezdi.” O ana kadar sessiz olan Adil Kubik, ilk defa gazetesini bir kenara bırakıp yaşlı adama doğru konuştu. “Sende eski yılların seyahat mecmualarından oluyor mu? Şu eski şehirleri gösterenlerden. Deniz kıyısında ellerinde plastik toplarıyla gülümseyen, parlak bikiniler giyinmiş güzel kadınların olduğu hani. Onları okumayı çok isterim. Eğer Büyük Harp öncesinin seyahat mecmualarından bulursan, satın alabilirim.” Yaşlı adamın aklından bir anlığa, bu sabah bulduğu mecmuayı iyi bir paraya okutmak geçti ama nihayetinde “Elimde hiç yok, bulursam senin için saklarım,” dedi. Tam kapıdan çıkarken Muhsin Kubik arkasından seslendi. “Bahçenin diğer ucundaki kapıdan çık. Hem daha çabuk gidersin hem de bizim çöpler alınmamışsa bir bakarsın, belki içlerinde işine yarayacak bir şeyler bulursun.” Kapının dört rakamlı şifresini fısıldadı. “Bulduklarını bize satmaya çalışma ama sonra,” dedi Adil Kubik kırmızı deri koltuğundan kalkmadan. Kardeşler beraber güldüler.

Yaşlı Adam, Android ve Çöp Kamyonu Şoförü
Yaşlı adam, Muhsin Kubik’in söylediği gibi, bahçeyi boydan boya geçip diğer kapıdan dışarıya çıktı. Çöp öbeği kapının hemen yanındaydı. Buradan fazla bir şey çıkacağını ummuyordu ama yine de belli olmazdı. Bisikletinden inip çöplerin arasına daldı. Az ötede hareketsiz bir halde yatan androidin önce kızıl saçlarını sonra narin bedenini fark etmesi uzun sürmedi. Fakat yaşlı adam, onun bir android olabileceğini akıl edemedi. Çöplerin arasında yığılıp kalmış bir vatandaşa denk geldiğini düşünerek telaşlandı. Kadını omuzlarından tutarak kaldırmaya çalıştı, yanaklarını hafifçe tokatladı. Android -doğal olarak- kendine gelmiyordu. Yaşlı adam, tam Kubiklerden yardım istemek için kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki bir çöp kamyonu köşeyi döndü ve yanında durdu. İşteki son günü bir türlü bitmek bilmeyen robotik kollu çöp kamyonu şoförü etrafı bir süre kolaçan ettikten sonra aşağıya indi ve yaşlı adamın tepesine dikildi. “Efendi, efendi!” dedi. “Vatandaşların çöp toplaması yasaktır. Bilmez misin? İlla falakaya mı yatıralım?” Yaşlı adam, “Beyim,” dedi. “Çöp toplamıyorum. Burada baygın yatan bir kadıncağız var.” Bunu duyan çöp kamyonu şoförü telaşla yaşlı adamın işaret ettiği yere yöneldi ve yerde yatan androidi gördü. “Aman yahu!” dedi. “Ne kadıncağızı? Bu bildiğin android. Reklamları da mı izlemiyorsun?” Yaşlı adam celallendi: “Ne androidi be! İnsan o insan. Yardım et de hastaneye yetiştirelim.” Çöp kamyonu şoförü, yaşlı adamın sahiciliğine gülümsedi. “Bak,” dedi androidin üzerine eğilerek. “Tam ensesinde parmak iziyle çalışan bir açma kapama paneli var.” Androidin ensesindeki saçları toparlayarak yaşlı adama gösterdi. Ortada açma kapama paneli falan yoktu. Yaşlı adam gözlerini kısıp çöp kamyonu şoförüne baktı. Bu duruma çöp kamyonu şoförü de şaşırmıştı ama belli etmedi. “Bu modellerde kaldırmışlar demek ki,” dedi elini tabancasının kabzasına koyarak. “Her tarafını arayacak halimiz yok. Sonuçta bu bir android, bundan eminim. Çöpe atıldığı için de bir çöp ve bu yüzden Devlet-i Aliyye’nin Belediye Kanunu Mevzuat Bilgi Sistemi’ndeki 25634’üncü düzenlemeye göre onu benim kamyona koymamız gerekiyor. Sen yaylan ufaktan.”  Sonra androidi tek eliyle elbisesinden kavradı ve sanki içi boşmuş gibi kolayca havaya kaldırdı. “İnsan olsa böyle yapabilir misin,” dedi gülerek. Androidi birkaç kere kaldırıp indirdi ve yere bıraktı. Belki de bu sarsıntıların etkisiyle android, gözlerini açtı ve “Gerekmez mi hafiflerin… biip… en hafiflerin uğruna… dzzt (bu sesi ilk kez çıkartıyordu- sonu yakındı)… köstebeklerin ve ağır cücelerin de var olması?”  Yaşlı adam hem sevindi hem de korktu, bir adım geri attı. Çöp kamyonu şoförünün yüzü düştü, bir of çekti. “Yaptığını gördün mü?” diyerek yaşlı adama çıkıştı. “Android canlandı ve şimdi kamyona tıkmadan önce Devlet-i Aliyye’nin Belediye Kanunu Mevzuat Bilgi Sistemi’ndeki 46993’üncü düzenleme gereği ona Empati Testi uygulamamız gerekiyor.” Kamyona tırmandı ve kapısını açıp, torpido gözüne eğildi. Oradan aldığı bir elektronik tabletle aşağıya indi ve androidin başına dikildi.  Çöp kamyonu şoförü, robotik parmaklarıyla gerekli ayarlamaları yaparken yaşlı adam kendi empati testini başlatmıştı bile: “Sen insan mısın bayan?” Android son enerji kırıntılarını da kullanarak yaşlı adama baktı. “İnsan… klik… bir kahkaha…” Çöp kamyonu şoförü, yaşlı adamı öteye iteledi. “Öyle olmaz o iş. Çekil, çekil.” Androide doğru eğildi. Ağır işiten birine söyler gibi, tane tane, “Bir çöldesiniz,” dedi. “Sahrada yürüyorsunuz, tam o sırada yere bakıyorsunuz ve bir tosbağa görüyorsunuz.” Android bipledi. “Tosbağa mı?… dzzt… O da ne?” Çöp kamyonu şoförü sevinçle ayağa kalktı ve elektronik tableti kapattı. “Gördün mü?” dedi. “Androidmiş.” Neşeyle kamyonun arkasına geçti ve çöp öğütücüsünü çalıştırdı. “Şimdi onu kamyona atacağız ve sonra işteki son günüm bi…” Cümlesini tamamlayamadı. Karanlığın içinden kopup gelen kurşunlar çöp kamyonunun zırhında patladı, birkaç tanesi ön camı aşağıya indirdi. Pusuda bekleyen Feverancılar, kamyon bir türlü onlara gelmeyince daha fazla sabredememişlerdi. Çöp kamyonu şoförü, kamyonun arkasında kendini yere attı. Feverancılar yavaş yavaş yaklaşıyordu, Yaşlı adam alacakaranlığın içinde bir tilki gibi yer değiştiren gölgelerini gördü. Androidi kaptığı gibi bisikletinin kasasına koydu ve bisikleti Kubiklerin kapısına kadar eliyle itti. Kurşunlar, ateş böcekleri gibi çöp kamyonundan sekiyordu. Yaşlı adam, kapının şifresini tuşladı ve “Beni de al,” diye feryat figan eden çöp kamyonu şoförünü geride bırakarak pedallara yüklendi.

Yaşlı Adam ve Android
Yaşlı adam arkasına bile bakmadan, bisikletini denize kadar sürdü. Her ne kadar şehri yönetenler aksini iddia etse de o, şehrin ölmek üzere olduğunu biliyordu. Her şeyin ve herkesin ölmek üzere olduğunu biliyordu. “Ama henüz değil,” dedi kıpraşan dalgalara bakarak. Bir süper otoyolun hemen yanında, her zaman geldiği beton taraçanın en ucunda, Ceneviz kulesinin yıkıntılarına sığınmıştı. Eskiden deniz daha ötedeymiş, burası bir tepeymiş ve bu kuleden bütün şehir görülürmüş, o yüzden de ziyaretçisi eksik olmazmış. Şimdilerde ise pek uğrayan yoktu buralara. Yaşlı adam, denize karşı bir duvara sırtını verdi ve androidi omzuna yasladı. Gerçeğe çok benzeyen kızıl saçlarını kokladı. Bir yandan ellerini tutuyordu onun. Yumuşaklığı ve hafifliği ne hoştu. Dalgaları dinledi, yosunları seyretti. Bacaklarını yokladı. Hepsi de bir fırtınanın kopacağını söylüyordu ona. Ama henüz değil, dedi içinden. Henüz değil. Büyük fırtınalarda buraya vuran dalgalar bazen iki, üç adam boyuna ulaşabiliyordu. O yüzden bu bölge tehlikeliydi ve yasaktı. O yüzden insan yoktu, o yüzden güzeldi. Acaba fırtına esnasında burada kalsa, bu eski deniz ona ne yapardı? Boğulmak nasıl bir şeydi acaba. Bir süre nefesini tuttu, dayanabildiği kadar dayandı sonra patlayarak bıraktı. Suda boğulmak daha farklı olmalıydı. Ağzını açtıkça, nefes almaya çalıştıkça ciğerlerin suyla dolması… Anlatması, tahkiye etmesi zor, yaşamak lazım beyim. Yaşamak lazım. Evet, bu doğruydu. İçini kaplayan tuhaf bir neşe ile elini androidin elbisenin içine soktu. Yuvarlak, yumuşak, sentetik memelere ulaştığında gülümsemesine engel olamadı. Android son sözlerini söylerken yaşlı adam tarifsiz bir hazla onları avuçladı ve sıktı. “Klik… bu bir bant kaydıdır… dzzt… İnsan… biip… aşılması gereken bir şeydir…” Uzakta, bir karganın çığlığı duyuldu. Henüz değil, dedi yaşlı adam. Henüz değil.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı öyküsü Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı öyküsü Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı. "Başyapıt" adlı öyküsü Öykülem 08'de yer aldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: