En Son Yazılar

Duman Otel’den

Mart 2017’tde İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ikinci romanım Duman Otel’den bir parçayı (bölüm 1, sayfa 7-9) paylaşıyorum:

Önce karanlık vardı.
Sonra, eski bir fotoğraf makinesinin tepesinden ateşlenen magnezyum tozu ve potasyum klorat gibi, gecenin içine patlayan olağanüstü bir şimşek karanlık patikayı aydınlatıyor. Bir anlığına bile olsa önümde uzanan yolu görebiliyorum. (Not: Potasyum klorat, magnezyum tozu, şeker ve amonyak karışımını birinin üzerine döküp tutuşturursanız, o kişi sonsuza dek şap gibi yanar.) İşçilerin lastik botlarıyla basılmaktan sertleşmiş, denize giden şu patikadan aşağı ineceğim. Gündüzleri, gözüme üç beş adımda kolayca inilebilecek tatlı bir bayır gibi görünen bu patika, gecenin karanlığında ve aşağıdaki deniz, boyum kadar dalgalarını üzerime salarken, daha dik, daha uzun ve daha gaddar görünüyor. Bir zamanlar içinde mutlu, mutsuz her türden insanın dolaştığı küçük bir park olan, koca şehrin dibindeki bu yerde şimdilerde buna dair neredeyse hiç emare kalmamış. Sadece ağaçlar duruyor. Yaşlı kıçların oturduğu bankları, çocukların sevdiği kaydırakları, salıncakları kaldırmışlar. Onların yerine patikanın sağında solunda, düzenleme, yenileme, yeniden yapılandırma, istasyon, restorasyon, renovasyon, atmasyon, topluma kazandırma, halka açma, kanatlandırma, uçurma, kaçırma, rant, peşkeş, bağış, beleş ve buna benzer temaları olan diğer kentsel bilmemneleştirme inşaatlarından artakalan, terk edilmiş, kırık dökük barakalar ve kimi kâğıt gibi eğilmiş, bütünlüğü bozulmuş, yıkılmış ve çürümüş metal duvarlar, korkuluklar ve çitler var. Patika, denize kadar bu barakaların ve barikatların arasından bir labirent gibi kıvrılarak ilerliyor. Dimdik, dosdoğru da aşağıya inebilirmiş ama hayır. İlla daireler çizecek, köşeleri dönecek ve doğal gözüken (ama hepsi bilinçli ve insan elinden çıkma) bir dolu kaypaklıkla yolu uzatacak. İnsanlar işleri zorlaştırmayı sever; bayır aşağı inerken bile işleri yokuşa sürmeye bayılır. Varoluşun, daha en başından hepimizi içine attığı zorluklar da hesaba katılırsa kendi kendine iş çıkaran insanoğlunun ne kadar aptal olduğu anlaşılır. Ne var ki malzemesi insan olanın elindeki de sadece budur. Uğraşır durursunuz. Sekiz yıl felsefe okudum, şu dolambaçlı patikayı en az beş kere indim çıktım. Çıkardığım sonuç budur.

Bu gece İstanbul’da karla karışık yağan bir yağmur var. (Not: Bir hikâyeyi anlatmaya hava durumu ile başlamayın.) Rüzgârın önüne kattığı yağmur damlaları her yöne saldırıyorlar. Toprağa sızmayı başaramayanlar ise küçük bir dere oluşturmuş ve benim patikadan aşağı, denize doğru şarıldayarak akıyorlar. Arabayı park edip, dışarıya adımı-
mı atar atmaz montum ıslanmaya başlıyor ve evden çıkarken şapkamı yanıma almadığıma anında pişman oluyorum. Yağmurun soğuk dili, rüzgâr her estiğinde yüzümü yalıyor. Islanıyorum. O yüzden bir an önce işe koyulmak gerekiyor. Öte yandan bu işler aceleye gelmez. Her şey sırasıyla. Arabanın bagajını açıyorum. Eldeki imkânlar dahilinde bu bile kolay iş değil. Dede yadigârı emektar arabamın –1964 model bir İmpala– bagaj kapağına birkaç yıldır bir haller oldu. Bagajı açmadan önce bütün ağırlığınızla kapağın üzerine abanmak ve anahtarı çevirirken kilidin döndüğü o tatlı noktayı el alışkanlığı gerektiren bir tür içgüdü ile bulmak gerekiyor. Ben alıştım artık, azıcık vaktimi alsa da bir seferde açıyorum. Bagajın içinde, şimdi gözüme olduğundan daha da ağır gözüken, içi dolu, siyah bir çuval yatıyor. Birazdan bu çuvalı denize taşıyacağım ve bu sırada kimselere görünmemeliyim. Ufak tefek bir adam da sayılmam. Nasıl olacak bilemiyorum ama çuval siyah, montum siyah, geceye karışmak için her türlü önlemi aldım. Buna rağmen, korkaklık mı dersiniz yoksa fazla temkinli olmak mı bilemiyorum –vicdan muhasebesi değil kesinlikle– yağmurun altındaki bekleyişim epey bir sürüyor. Sonunda yağmuru yedikçe, günahlarım gibi ağırlaşan kara çuvalı, sırtında kefaretini taşıyan şu meşhur Celileli marangoz misali yüklenip, denize doğru yürüyorum.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı öyküsü Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı öyküsü Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı. "Başyapıt" adlı öyküsü Öykülem 08'de yer aldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: