En Son Yazılar

Simsiyah’tan…

2015’te İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ilk romanım Simsiyah’tan tadımlık bir parçayı (bölüm 1, sayfa 5-9) paylaşıyorum:

İstanbul’da, Sarayburnu’nun karanlık dalgalarının içinden kıyıya çıkıp kalbinizin olduğu yöne doğru yürürseniz, bizim artık evimiz diyegeldiğimiz Samatya semtini bulursunuz. Sarayburnu dediğimiz yer, Marmara Denizi’nin Haliç’e doğru döndüğü yerde, adı üstünde Topkapı Sarayı’nın önündedir. İstanbul’u kurduğu rivayet edilen Byzas’ın tam da burada durup karşı kıyıdaki Halkedon şehrine baktığı ve “Burası dururken karşı kıyıya şehir kuranların aklına edeyim,” dediği söylenir. Bilemem. Ben o kadar eskisine yetişemedim. Ama Samatya’yı bilirim.

Sarayburnu’ndan çıkıp dediğim gibi yürürseniz Ahırkapı, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı derken Samatya’yı bulursunuz. Samatya’nın varlığı, şehir kuran Byzas’tan bile öncedir. Böylesine kadim bir yer olduğu için de bin bir tane yüzü vardır. Her anlatan, kendi bildiği Samatya’yı anlatır derler. Ben size Samatya’yı anlatacak değilim ama Samatya, bu sebepten bana benzer. Belki de o yüzden kendimi yüzyıllardır burada saklarım. Bu semt işimi kolaylaştırır.

Samatya’nın denize yakın bir mahallesinde, yerin altında  bir birahane vardır. Buradakiler, belki de yüz yıllardır içi karanlık, dışı kirli, boyaları artık dökülmüş, merdivenleri çoktan aşınmış bir binanın bodrum katında pislik ve ahlaksızlık içinde yuvarlanırlar. Ahlaksızlık görecelidir tabii ama sizler –şüphesiz lekesiz insanlarsınız– yine de buraya uzaktan bakıp günah yuvası der geçersiniz. Oysa birazcık günah işlemenin kime, ne zararı olur?

Birahanenin üzerinde yükselen bu çürük apartman onların değildir. Bir sahibi vardır elbette ama kimdir bilmezler. O yüzden bugün varız yarın yokuz diye düşünürler. Şimdiye kadar geçmişi ya da geleceği pek kafaya takmamışlardır. Yine de bu binanın içinde zaman, ezelden beri akan ve ebediyen de akmaya devam edecek olan bir nehir gibidir. Akıp giden zamanın ve ezip geçen hayatın insanın dişlerine, saçlarına ve kemiklerine neler yaptığını bir tek oradakiler bilirler.

Kazandıkları günah parasıyla her ay düzenli bir şekilde ev sahiplerine kira öderler. Ev sahibi her kimse, ne bir kerecik olsun gelip onları ziyaret etmişliği vardır, ne de herhangi bir sebepten telefonda bile olsa onlarla konuşmuştur. Söylentilere bakacak olursanız, mülkün sahibi bir genelevler zincirini yöneten Ermeni bir kadındır. Sadece birahanenin değil, tüm apartmanın ve hatta mahallenin sahibi de odur. Bazıları ise zamanın bir yerinde ev sahibinin değiştiğini ve mülkün yeni sahibinin emekli bir paşa olduğunu söylerler. Tebdili kıyafetle gezer, arada birahaneyi de denetlermiş. Öyle derler. Birahanenin işletmecisi de en az ev sahibi kadar gizemli birisidir. Ondan laf arasında “Patron” diye bahsederler. O da –sağ olsun– tıpkı ev sahibi gibi uğramaz, etmez. Bugüne kadar Müdür haricinde kendisini gören olmamıştır. Müdür de ser verir ama sır vermez. Belki o bile görmemiştir Patron’u ama görmüş gibi yapar.

Bu kadar bilinmezliğine rağmen birahanemiz başıbozuk bir yer değildir hani. Başlarında herkesin “Müdür” dediği  bir adam durur. Alıştıkları rutinin dışında bir karar vermek zorunda kaldıkları zaman bütün çalışanlar onun ağzına bakarlar. Müdür her ağzını açtığında doğru bir karar vermek zorundadır. Veremezse gider. Çünkü buranın müdavimleri belki pek kibar değildirler ama haksızlıklara da izin vermezler. Yine de ola ki burada okudunuz diye heveslenip bu mekâna bir uğramak istediniz, ha deyince bulamazsınız ya yine de diyelim ki buldunuz, sakın ola yabancı olduğunuzu belli etmeyin. Beylik bir laf olacak belki ama burada yabancıları pek sevmezler.

Sizi yabancı yapan oraya ilk kez gidiyor oluşunuz değildir. Bugün artık bu mekânın mobilyası olmuş pek çok müdavimin ürkek bakışlarla adımlarını içeriye ilk kez attıkları, mekânımızın çürük havasını ilk kez solukladıkları bir ilk gün vardı elbette.

Kimse burada doğmamıştır.

Onlardan biriyseniz bunu anlarlar ve ilk gününüzdeki kabahatlerinizi bağışlarlar. Eğer onlardan biriyseniz iki büklüm geldiğiniz bu mekânda, sizi dik tutan görünmez bir el gibi sırtınıza dokunurlar. Eğer anlatırsanız derdinizi dinlerler, belki ilk hesabınızı size ödetmezler. Böylece buraya her gece gelmek istersiniz. Sonunda bir bakmışsınız ki onlardan birisiniz.

Buradakilerin yabancı dedikleri hayatın hiçbir yerinde katrana, balçığa, kana ve safraya bulanmamış, temiz elli meraklılardır. Kimi zaman tez hazırlayan öğrencilerdir bunlar, sosyoloji ödevi zannederler burayı: “İstanbul’un Koltuk Meyhanelerine Egzistansiyalist Bir Yaklaşım.” İlgiden koltuklarımız kabarsa da ser verip sır vermediğimiz gibi üstüne bir de yalan söyleriz. O tezden hayır gelmez.

Bazen sözüm ona araştırma yapan gazeteciler gelir. Yol yordam bilmeyeni çoktur bunların. Aralarında, kulağımıza çalınanlarla beslediğimiz candan insanlar da vardır ama çoğu kalpsiz otlakçılardır. Bazılarını döverek dışarıya attığımız çok olmuştur.

Yazmaya hevesli tipler gelir bazen. Kelimelerin onlara kendiliğinden geleceğine inanan ahmaklardır hepsi. İnsanlarımıza bakarlar, önlerindeki biradan bir fırt alırlar. Sonra doğru kelimeler belki oradadır diye tavana bir göz atılır. Nihayetinde not defterine bir şeyler karaladıklarını görürüz. Kamyon şoförü ya da vinç operatörü olacağına bir anda gözü kesmez insanın ama yazarlıkta bir sorun yoktur. “Nedense herkes yazar olacağına emindir,” der iyi bildiğimiz pis bir moruk. Bir biraya olacak iş midir bu?

Birahanenin halkına göre yabancı olmak böyledir. Yolu ilk kez düşse de, buraya kalmak için gelen asıl günahkârlar hemen belli olur zaten. Onlar bizdendir. Bakışlarında sizlerdeki gibi tedirginlikle karışık acemi bir heyecan değil, yolun sonuna gelmenin ve dibe vurmanın berraklığı vardır. Birahanede ömrünü tüketenler o bakışı bilirler, biliriz.

Gözünüzde o bakış varsa, vardır. Geriye kalanlar yabancıdır.

Yabancı olduğunuzu anlarlarsa ki anlarlar, o zaman canınızı sıkarlar, sizi üzerler. Kırılan kalbinizin karşılığında benim adımı verecek olursanız…

Vermeyin!

Tanımazlar beni orada. Anlatacaklarımdan öğreneceğiniz isimlerle tanımazlar en azından. Bir tek isim vardır beni onlara anlatacak. Onu da siz söylediğinizde bilmezlikten gelirler. Gerçi boşuna çene yoruyorum. İsteseniz de bulamazsınız orayı. Tıpkı ev sahibi gibi, tıpkı Patron gibi ve tıpkı benim gibi oranın yeri ve adı da aslında muallaktır. Sadece bilenlerin bildiği bir adı vardır elbet ama oraya gidenler için bu önemsizdir. Hem neden önemli olsun ki bir birahanenin adı? Ben, adı için gidilen bir birahane hiç duymadım. İçmek için gidilir genellikle. Kafayı bulmak ve bir şeyleri unutmak için gidilir. Bir şeylerden kaçmak ve eninde sonunda o kaçtığın şeye geri dönmek için gidilir.

 

 

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı öyküsü Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı öyküsü Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı öyküsü İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı. "Başyapıt" adlı öyküsü Öykülem 08'de yer aldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: