En Son Yazılar

Kendime Felsefe #1: Kant ve Metafizik

Immanuel Kant, bir sabah, aklında şu üç soruyla yatağından kalktı: Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim? Kant, Rodos’lu Andronicus’un adını biraz da bilmeden koyduğu ama aslen Aristoteles’ten bu yana bütün felsefeciler tarafından üzerinde kafa patlatılmış Metafizik’i bir bilim dalına çevirmek istiyordu. Eğer bu sorulara meşru cevaplar bulabilirse, metafiziğin başladığı noktayı belirleyebileceğini düşünüyordu. Kant’a göre, başı sonu belli olsun olmasın, insanın metafiziğe doğuştan gelen bir yatkınlığı vardı. İnsan, bilgi edinebileceği alanın dışında kaldığını bile bile Tanrı hakkında, ruhun ölümsüzlüğü hakkında, edindiği başka bilgiler ile çelişmeyen tasarımlar kurabiliyordu. Bu eğilimi ahlaksal bir ihtiyaç olarak değerlendiren Kant, metafiziği bir bilim haline getirebilmenin olanaklarını ve eğer mümkün ise bu olanakların kaynağını belirleyebilmek için kolları sıvadı.

            Metafizik, Kant’a göre, her şeyden önce deneyimin zorunlu kurallarını bildiren sentetik apriori prensiplerin bir toplamıydı. Kant kahvesini yudumlarken, soruşturmasını daraltabilmek için öncelikle bu sentetik yargıların üzerine gitmeye karar verdi. Sentetik yargılar bize, içine savrulduğumuz evren hakkında yeni bilgiler veriyordu. Sentetik bir yargıdaki yüklem, özneye içkin değildi. Yani özenin içinde hali hazırda bulunmuyordu. Sentetik yargılar deneyden ve duyulardan bağımsızdılar. Analitik yargılar böyle değildi. Örneğin, “bir çember merkeze eşit uzaklıktaki noktalardan oluşur,” dediğimizde analitik bir yargı üretmiş oluyorduk. Bu yargı bize yeni bir bilgi vermediği gibi, yüklemi öznenin kavramı içerisinde zaten mevcuttu. Analitik bir yargıyı ele geçirmenin yollarından biri onu çelişmezlik ilkesi ile test etmekti. Sentetik bir yargıya bunu yapamazdınız. Örneğin, 2+2=4, önermesi, nasıl da sentetikti. Yüklemdeki “4” kavramı, öznedeki “2” kavramında mevcut değildi ya da bu kavram aracılığı ile sezilemiyordu. 2+2’nin 4 ettiğini çelişmezlik ilkesi ile test edemezdiniz. Öte yandan bu önerme bize yeni bir bilgi veriyor ve bilgimizi genişletiyordu. Bu yargıya herhangi bir deneye ve deneyime başvurmadan, sadece  aklın işleyişi ile ulaşabiliyorduk. Saf doğa bilimleri, saf matematik bu sentetik apriori prensiplerle iş görüyordu. Kant, metafiziği bir bilim olarak kurmak istiyorsa sentetik apriorilerin onu götürdüğü yere gitmesi gerektiğini anlamıştı.

            Kahvesini bitirdi ve kendini sokağa attı. Sentetik aprioriler hakkında düşünmek onda iki eski soruyu uyandırmıştı: Saf matematik nasıl olanaklıdır? Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır? Kaldırımda hızlı hızlı yürürken, bilme yetisinin nasılda üç katlı bir binaya benzediğini düşündü. Duyarlık, saf anlama yetisi ve saf akıl sırasıyla bu binanın katlarıydı işte. Duyarlık katının sakinleri uzay ve zamandı. Saf anlama yetisi katında ise Aristoteles’in ortaya koyduğu ve Kant’ın kurcalayıp başka bir hale getirdiği kategoriler ikamet ediyordu. En üst katta, saf aklın katında ise ideler (Kant’ın deyimi ile transandental ideler) hüküm sürüyordu. Kant, bilginin bu binanın katları arasındaki yolculuğunu hayal etti. Bunu yaparken, Platoncu bir yaklaşımla, duyarlığımıza tabi olan ve böylece bize verilmesi mümkün olan nesnelerin yerini fenomen alanda belirledi. Bu nesnelere kaynaklık eden (ya da ettiği varsayılan) ve duyularımızı uyaran “kendinde” nesneler (ideler) ise noumen alanında bulunuyordu. Aralarındaki ilişki sayesinde biz nesneleri “kendinde” halleri ile değil, duyularımıza göründükleri gibi bilebiliyorduk. Nesneleri apriori görmemizi sağlayan bu duyusal görüntü idi. Kendi sözleri ile dünya deneysel bir görünün belirsiz nesnesiydi. Bilme yetisinin ayrılmaz parçası olan uzay ve zaman bu görünüşün biçimini belirleyen unsurlardı. Bilme yetisi sayesinde uzayı ve zamanı tasarlayabiliyor olmamız geometriye ve aritmetiğe imkan sağlıyordu. Uzayın konuştuğu dil geometri, zamanın dili ise aritmetikti (1).

e553dcb3ef473c2ec53bfd2122d5a324

            Kant, Konigsberg’te, Pregolya nehrinin kıyısındaki parkta, kestane ağaçlarının altındaki bir banka oturdu ve akıp giden berrak mavi suyu seyretti. Duyarlık sayesinde nesneden edindiğimiz tasarımı uzay ve zaman içerisinde bir yere oturtabilmiştik (2). Bu tasarımın bilgiye dönüşmesi için sıra saf anlama yetimize gelmişti. Bu işlem aynı zamanda, saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır? sorusuna da cevap olacaktı (3). Kant, Pregolya nehrinin akışı gibi berrak, yolu gördü: Bilinemez noumena’daki kendinde şeyler duyuları harekete geçiriyordu. Bilme yetimiz, uzay ve zaman tasarımı ile nesneyi kavrıyordu. Sonra, saf anlama yetisi işi devralıyor ve bu tasarım içindeki nesneyi belirli bir ilişkinin içine yerleştiriyordu. Bu ilişkiyi sağlayan ise kategorilerdi. Kant, Aristoteles’ten aldığı kategorileri biraz değiştirip, geliştirerek işin içine dahil etmişti. Onun kategorileri, niceliğe göre birlik (tek), çokluk (bir sürü) ve tümlük (hepsi); niteliğe göre gerçeklik, yadsıma (olumsuzlama) ve sınırlandırma; ilişkiye göre töz (ilinek), nedensellik (nedeni olmak) ve birliktelik; kipliğe göre mümkünlük, gereklilik ve rastlantısallık olarak gruplanmıştı. Bilme yetisi ve saf anlama yetisi, beraber çalışmak zorundaydılar. Duyarlık olmadan hiçbir nesne bize verilemiyor, ve anlama yetisi olmadan da hiçbir şey düşünülemiyordu. Yani, ne sezgi olmaksızın kavramlar ne de kavramlar olmaksınız sezgi bize bilgiyi verebilirdi (4). Güneş, Konigsberg’te tepeye vururken Kant şu sonuca ulaştı: Kategoriler doğadan elde edilen yasalar değillerdi. Tam tersine doğadaki yasaları yani saf doğa bilimlerini mümkün kılıyorlardı.

            Karnı acıkan Kant, yeniden şehrin merkezine doğru yürürken meşru bilgi alanımızın sınırlarına ulaştığını anlamıştı. Duyarlığımız ve saf anlama yetimiz deneyle sınırlıydı. Metafiziğin mümkün olduğu tek alan olarak elinde ideler ve akıl kalmıştı. Lokantada kendisine güzel bir Konigsberg usulü köfte söyledi. “İde ile duyularda kendisine karşılık gelen hiçbir nesnenin verilemediği zorunlu akıl kavramını anlıyorum,” diye mırıldandı Kant (5). “Bu kavramlar, aklın kendi doğası sayesinde ortaya çıkarlar ve zorunlu olarak anlama yetisinin bütün kullanımı ile ilişkilidirler(6).” Garsonun ona tuhaf tuhaf bakmasını önemsemedi. Sonunda mutlak metafiziğin konusu tespit etmişti. Hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları olan ideler zorunlu bir metafizik üretiyordu. Akıl, adeta doğal ve bile bile bir yanılsama içinde, anlama yetisinin faaliyetlerini sistematik bir hale getirirken bu metafiziğe de boyun eğiyordu. Kant, meşru bilgi ile metafizik arasındaki sınırı böyle çizdi. Artık neyi bilebileceğini biliyordu.

            Peki ya bilim olan Metafizik? Ona ne olacaktı? Eğer saf aklın kavramları olan ideler deneyimden muaf bir halde meşru bilgi üretemeyen anlatımlar ise Metafizik bilimi temellerini atabileceği sağlam bir zemini nereden bulabilecekti? Kant, duyuların konusu olabilen dünya ile bunun ötesinde kalan ideler arasına çizmiş olduğu sınırı, Metafizik bilimi için bir zemin olarak işaret etti. Kendinde nesneler hakkında meşru bilgi edinme imkanımız olmasa da, bu alanla aramızdaki sınır hakkında bilgi edinebilmek mümkündü. Bu bilginin imkan dahilinde olması Kant için, idelerin ve aklın pratik kullanıma da bir kapı açtı. Noumen alanının bilinemez olması üzerinde çelişmeye düşmeksizin düşünülmesine engel olmuyordu.(7) Bu yüzden insan, ruhun ölümsüzlüğü, tanrı ve isteme özgürlüğü ile ilgili düşüncelere sahipti  ve içinde var olduğu dünya salt algılanan bir dünya değil aynı zamanda ahlaksal bir dünyaydı. Kant’a göre, Tanrı’nın olduğu, insan ruhunun ölümsüzlükle donatıldığı bir dünyada  özgür iradesini ahlak ışığı ile kullanan insan mutlu olmayı umut edebilirdi. Bu çıkarımlar sabahki “Ne yapabilirim?” ve “Ne umabilirim?” sorularına da cevap olacaktı. “Dünyaya, sanki en yüce bir anlama yetisinin ve istemenin yapıtı imiş gibi bakmak zorundayız,” diye mırıldandı Kant ve sonra kendine bol köpüklü bir Prusya birası söyledi. Felsefe insanı susatıyordu.

Kaynakça:

(1),(2), (3), (5), (6),  Prof. Dr. Taşkıner Ketenci: Kant Felsefesinde Metafizik ve İnsan Doğası : http://dusundurensozler.blogspot.com.tr/2009/04/kant-felsefesinde-metafizik-ve-insan.html

(4)Pınar Kaya Özçelik: Kant’ın Bilgi Anlayışı. ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar // Sayı: 3 Temmuz 2010:

(7) Prof. Dr. Cengiz Çakmak: Felsefeye Giriş ders notları.

 (5), (6) Immanuel Kant:  Kritik der Reinen Vernunft, (Hrsg Wilhelm Weischedel), Insel Verlag, 1960

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. 2014 yılında Snakeroot ile Downtown To Ghetto albümünü piyasaya sürdü. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı hikayesi Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı hikayesi Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: