En Son Yazılar

Anti-Christ

“Rüyalar artık psikolojinin ilgisini çekemiyor. Freud öldü, ne de olsa.”                       (Filmde kadının seslendirdiği bir replik.)

En iyimser bir tabirle, her zaman “arızalı” bir yanı olduğunu düşündüğüm Lars Von Trier’in daha önceki filmlerine benzemeyen bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söylemeliyim. Yönetmenin daha önce de insan ruhunun içinde pusuda bekleyen ve aslında hep orada olan kötülük hakkında anlatacak şeyleri olmuştu. Bu kez karşımızda, belki daha öncekilerden farklı olarak, bu kötücüllüğü görsel olarak da beyaz perdeye kusmaya çalışan, gotik ressamların elinden çıkmışa benzeyen katranlı, diabolik, hummalı ve uyanması zor ağır düşleri anımsatan tablolardan ibaret bir film var. Öte yandan bu filmin Lars Von Trier’in, en güzel görünen filmlerinden biri olduğunu da söyleyebiliriz. Nefis müziklerle desteklenen (Lascia ch’io pianga) neredeyse pornografik, siyah beyaz açılış sahnesini gördüğünüzde neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bunlara ilaveten filmin ayağı yere çok da sağlam basmayan fikir ve söylem bahçesinden toplayıp getirdiği dikenli ve pis kokulu, cüretkâr çıkarımlarına, sivri genellemelerine ve öyle demek istememiş bile olsa öyle anlaşılan “kadın kötüdür” kolaycılığına da Lars Von Trier sinemasında çok da alışık değiliz. Belki de en başından arızalı olarak tanımladığımız Lars Von Trier söz konusu olduğunda bir şeylere alışmamamız ve her an hazırlıklı olmamız gerekiyordur. Öte yandan filmin sahip olduğu bu tuhaf salınımları Lars Von Trier’in filmi çekmeden önceki dönemde yaşadığı ve hiçbir şey yapmadan geçen iki yıllık acılı depresyon sürecine de bağlamak mümkün. Oldukça ciddi ruhsal sıkıntılar yaşayan yönetmenin bu depresyon sürecinin sonlarına doğru, biraz da tedavi ve belki de arınma amacı ile bu filmin senaryosunu kaleme aldığı biliniyor. Filmi izlediğiniz de şöyle de düşünebilirsiniz: Lars Von Trier tedavisi süresince psikoloğundan nefret etmiş (ki Lars Von Trier, bilimi şiar edinmiş batılı adamın panik yapmayan, her şeyin bir çözümünün bulunarak er ya da geç yoluna gireceğine inanan samimiyeti şüpheli tevekküllü hallerinden tiksinir) ve kendini bir kadına çevirerek biriktirdiği tüm hıncı senaryosu vasıtasıyla psikoloğunun üzerine böğürmüş. Bu da benim okumam tabii.

Antichrist

Filmin kendisinden bahsedecek olursak, “iyi eğitimli” bir karı koca, tutkulu bir sevişme anında seksin insanı kendinden geçirmesinin, gözünü karartmasının neden olduğu bir ihmal ve dikkatsizlik silsilesi sonucunda, bir bakıma küçük bebeklerinin açık unutulmuş bir pencereden aşağıya düşerek ölümüne tanık ve/veya sebep oluyorlar. (Yönetmen başta “Seks şeytandır” diyecek gibi oluyor ama sonrası öyle değil.) Bu vahim olayın sonucunda kadın büyük bir depresyona ve yabancılaşmaya gark olurken, adam biraz da mesleği gereği (psikolog), aslında benim bile sinirlerimi bozan bir sabırla karısını tedavi etmeye girişiyor. Kadının korkularının somutlaştığı yer olan ormana ve ıssızlığın ortasındaki küçük bir dağ evine yerleşen çift, zamanla iyice boka saracak bir terapi sürecine başlıyorlar. (Adam için orman, bir tür arınma ve kötücül anıları anımsatan modern yaşamdan, eşyalardan uzaklaşma fırsatı, tedavide güçlü bir yardımcı ilaç gibi görünse de biz biliyoruz ki gece olduğunda ormandaki ıssız küçük evlerin içinde hep kötü şeyler olur.) Bu arada öğreniyoruz ki kadın uzunca bir süredir Orta Çağ’daki cadı avlarını ve sırf içinde kötülük taşıdığı için adeta soykırım yaparcasına katledilen kadınları konu alan bir tez üzerinde çalışmaktadır. Adam ise içine kurtlar düşen ama iyiye inancının getirisi olan kibiri yüzünden gerçeklere götüm götüm yaklaşan dedektifler gibi ağır aksak çabalarla kadının tez metinlerindeki karşıt okumasının nasıl hegemonik okumaya dönüştüğünü, diğer başka ipuçları sayesinde de bebeklerinin ölümü sonucunda başlamış olduğunu düşündüğü o bunalımların, yabancılaşmaların ya da kadının deyimiyle içindeki kötülüğün aslında çoktandır orada olduğunu, var olduğunu ve iş başında olduğunu fark eder. Zaten filmimiz de bu aydınlanma sonrasında uzun süredir rastlamadığımız ve tadını damakta bırakan dört başı mağrur bir korku filmine dönüşüyor. Devamında da kendinden yarattığı şeytanla adama hücum eden kadın önce kurtuluşu tümden reddeden bir Deccal’e sonra da kendi metinlerindeki kendini zorla avlatan cadıya dönüşerek evrimini tamamlıyor. Bu esnada biz, kanla boşalan bir penis, hunharca ezilen canlı bir kuş, mekanik bazı aletlerle delinen erkek bedeni, sünnet edilen kadın cinsel organı gibi görmek istemeyebileceğimiz türden sahnelerle baş başa bırakılıyoruz.
Filmde kadını bir başka arızalı babanın kızı Charlotte Gainsbourg oynuyor. Çok meşakkatli, türlü fedakârlık isteyen bu görevin üstesinden geldiğini, rolünün hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Willem Dafoe’nün ise Last Temptation Of Christ’teki İsa rolünden sonra (on yıllar sonra tabii) böyle bir alt metini olan bir filmde oynadığı rol oldukça manidar.
Film beklenildiği üzere nefretle kınanmış ve ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Cannes film festivali ekümenik jürisinden bir ilke imza atıp özel bir protesto ödülü aldı. (Cannes jürisi aynı zamanda Lars Von Trier’i en iyi yönetmen ödülüne aday gösterdi, Charlotte Gainsbourg’a ise en iyi kadın oyuncu ödülünü verdi. Bu da biraz manidar ama anti-award: Antichrist’a verilen anti-award; işte bu en manidarı.) Bunun yanı sıra en iyimser biçimde alenen kadın düşmanlığı ile suçlanan film ve yönetmen yine de Türkiye gibi bazı özgürlüklerin sıkıntıda olduğu bir ülkede bile 50 kopya ile gösterime girmekten eminim ki mutlu olmuştur. Tabii ki sinemada gösterilen versiyonunda pek çok sahnenin makaslandığını söylememe gerek yok.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. 2014 yılında Snakeroot ile Downtown To Ghetto albümünü piyasaya sürdü. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı hikayesi Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı hikayesi Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: