En Son Yazılar

Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı

THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE AND HER LOVER
Peter Greenaway, 1989

Peter Greenaway’in gözalıcı filmi, 1990’da İstanbul Film Festivali’nde oynamıştı. O zaman kaçıranlar bir sonraki sefer için epey bir beklemek zorunda kaldılar. Çünkü filmin ticari gösterimi için Türkiye’deki sinema salonlarına çıkması ancak 1995 yılında gerçekleşebildi. Böyle bir zaman kaymasından ötürü asıl anlatmak istediği şeyin biraz ötesine düşmüş olsa da muhayyilesi yüksek; sembollerden, resim sanatından, geleneksel tiyatrodan gani gani faydalanan bu filmin, en azından zamanın ötesine düşemeyeceğini ve izlenildiği her dönemde hem düşünsel hem de görsel anlamda bir keyif ve anlam yaratacağını söyleyebiliriz.

182187.1010.A

Film, bir tiyatro sahnesine bakıyormuşuz gibi hissettiren, genelde tam karşıdan, geniş bir açıyla bize sunulan ve bir tablo hassasiyetinde ve estetiğinde döşenmiş çeşitli setlerde geçiyor: Restoran, mutfak, tuvalet… Mekanların her biri ayrı bir renk tonunda tasarlanmış. Mekân değiştikçe insanların üzerlerindeki kıyafetlerin de renk değiştirmesi gibi fantastik bir öğe filme eklenmiş olsa da (mutfakta yeşil, restoranda kırmızı) en başından itibaren asıl ilgimizi çeken şey mekânlar değil karakterler oluyor.

İşte, Hırsız, çetesiyle her zamanki masasına oturmuş ve mide bulandıran aşağılamalarına, belden aşağı konuşmalarına mecburiyetten katlanan maiyeti ile iğrenç bir yemek yeme ayininin tam ortasındalar. Hırsız, mekânın sahibi de olduğundan müşteri, çalışan, dost, düşman gözetmeksizin, önü alınamaz bir zorbalıkla herkesi itip kakıyor.

Doymak bilmeyen bir arsızlıkla herkesi ele geçiren Hırsız, bir tek Aşçı’ya söz geçiremiyor. Masalları anımsatan bir Fransız mutfağının ağırbaşlı ve kendinden emin aşçısı, Hırsız’ın terbiyesiz böğürmelerine asla pabuç bırakmadan, işini en iyi şekilde yerine getiriyor. İşini ondan daha yapacak birinin bulunamayacağını bildiğinden, elinden geldiğince Hırsız’a boyun eğmeden mutfağına hükmediyor. Hırsız da bu bilmediği sularda saldıracak bir konu bulamadığından Aşçı ile didişemiyor. Onun oyun alanı yemek salonu.

Hırsız’ın üzgün, tepkisiz, mutsuz ve güzel eşi hemen yanında oturuyor. Bu terbiyesizlik panayırının aşağılık atlıkarıncasında sessizce oturup ölümü bekleyen bir hali var. Kaderinden memnun değil ancak onu kabullenmiş görünüyor. Gücün ve ihtişamın yanında olabilmek adına kendinden ödün verdiği için belki de kendini suçluyor ve olanlara itiraz hakkını kendinde görmüyor. Mobilyanın bir parçası gibi şık, güzel ama sessiz bir şekilde masada oturuyor.

Az ötede masaya dizdiği kitaplarıyla vakit geçiren, çevresinde olan bitene kendini kapatmış, her seferinde aynı yemeği sipariş eden sessiz sakin ama Hırsız’a göre elbette sinir bozucu, mülayim bir adam var. Onun bu dışa kapalılığı ve bir takım kitaplarla haşır neşir olması, etraftaki şamataya katılmaması ve bu yolla onu onaylamaması Hırsız’ı çileden çıkartıyor. Ne yazık ki adam, Hırsız’ın sataşmalarına cevap da vermiyor ve kitapları ve yemeğinden oluşan küçük dünyasında kalmaya devam ediyor. Sadece, belki de entelektüel duyarlılığı yüzünden, soysuzlar çetesinin içinde kalbi kırılmış bir inci tanesi gibi parıldayan kadını hemen fark ediyor (gerçi Helen Mirren nasıl fark edilmesin) ve bu onun hayatının akışını kısmen değiştiriyor. Bu kadınla önce kaçamak bakışlarla başlayan münasebetleri daha sonra tuvalet kabininde, klozet kapakları üzerinde hayvani ve aceleci birleşmelere ve nihayetinde mutfakta, aşçının gözetimi ve korumasında erotik ve besin değeri yüksek sevişmelere terfi ediyor. Derken olaylar bu dört karakter arasında gelişip, kâh dram kâh komedi tadında serpilerek bir kaç yürek burkan dönemeci dönüp nihayetinde Fransız devrimini anımsatan efsane bir finalle sona eriyor.

Filmin dimağımızda bıraktığı görsel, düşünsel ve de işitsel tatlar -Michael Nyman imzalı müziklere de değinmek gerek ve aslında böyle diyerek değinmiş olmuyorum- filmin alt metnine çok da ihtiyaç duymamamızı sağlıyor. Yine de bahsetmeden geçmek olmaz: Bazı düşünürlere göre film, -yapıldığı dönem itibariyle de akla yatıyor bu- İngiltere’deki Thatcher döneminin bir eleştirisi, hatta bir alegorisidir.

Bu doğrultuda düşündüğümüzde Aşçı, sanatçıları, hırsız, Thatcher yönetimini (nefis bir hakaret o halde), hırsızın karısı, güzel ve yalnız halkı, aşığı ise entelektüelleri temsil ediyor. Bu tabloda sanatçılar, hükümetin baskı rejimine boyun eğmeksizin işini layıkla yapıp, bir yandan da halkı gözeten kollayan bir zümre olarak resmedilirken, halk ise, ne yazık ki, bazen hırsız tarafından zorla ve acıtılarak ezilmekte (buraya eril bir fiil gelecek), bazen de entellektüeller tarafından gönül rızasıyla ve tatlı tatlı kandırılmaktadır. Bu minvalde, hükümeti temsil eden hırsızın entelektüellere kitaplarını yedirerek onları etkisizleştirilmesi (yine bir yemek yeme, yedirme eylemi söz konusu) cesur ama tam yerine rastgelen bir yorumdur. Nihayetinde, duyulan son söze göre de kendi söküğünü kendi dikecek olan yine halktır. Bir araya gelen halk, kadının önderliğinde, tiranlığa varan bir baskıyla kendini itip kakan (yöneten yani) hırsıza hak ettiği cezayı en ağır şekilde verir. O cezanın da ne olduğunu filmin sonunu izleyenler çok iyi bilirler.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. İletişim Yayınları tarafından ilk romanı "Simsiyah" 2015’te, ikinci romanı "Duman Otel" ise Mart 2017’de yayımlandı. Hikaye ve yazıları, İletişim Yayınları Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi, Fitbol Dergisi, Öykülem, Altzine, Yol ve Tezgah gibi dergi ve yayınlarda yer aldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: