En Son Yazılar

Paris’te Son Tango

 

Paul’un kaybedecek bir şeyi kalmadığı en başından belliydi.  Çünkü gerçekte Bir-Hakeim köprüsünün üstünden geçen metro trenleri aşağıdakileri küfür ettirtecek kadar çok ses çıkartmıyorlar ama Paul, Patroclus’unu kaybetmiş Akhilleus gibi trenlere bağırıyor, çağırıyor, küfürler ediyor. Film, taşımak istediği kasveti ve umutsuzluğu o kadar güzel kucaklıyor ki daha başında Paul, o karizmatik sarı paltosu ile bir zombi gibi Paris’teki Bir-Hakeim köprüsünden (Aynı köprüyü, on yıllar sonra, başka bir filmde, benzer hallerdeki başka bir karakterle daha birlikte göreceğiz: Inception) yürüyüp giderken devamında bir adamın intiharını izleyeceğimizi düşündüm. Filmin sonunda bir bakıma öyle de oluyor.

Hikaye, filmden bağımsız bir şekilde bildik bir hikaye: Yaşlı ve karizmatik bir Amerikalı adam ile genç ve güzel bir Fransız kızı, Paris’te mutsuz, gerilimli, bağımlılık yaratan ve seks dolu bir aşk yaşarlar. Belki de film öyle bir çığır açtı ki bu hikaye bu sayede bağımsızlığını ilan edip bildik bir hale geldi. Ya da belki de en doğrusu her zaman bir yerlerde arızalı bir aşk yaşayan Amerikalı bir adam ile Fransız bir kadın var. Bu seferki hikâyede ise Paul, uzun zamandır Paris’te yaşayan bir Amerikalıdır. Karısının intiharı ile zaten kıyısından kenarından tutunduğu hayata tamamen sırtını döner. Bir yandan bu intihar yüzünden kendini suçlamakta, bir yandan da varolmanın anlamsızlığını artık tüm çıplaklığı ve tüm hoyratlığı ile hissetmektedir. (Burada Marlon Brando, acıların evladı Paul’ü yitik bir el sanatının geriye kalan son bir mahir ustası gibi özenle, ince ince, tane tane ama gözümüze de sokmadan oynarken adeta neden tüm zamanların en iyi oyuncularından bir tanesi olduğunu anlamamızı sağlıyor.) Paul acı dolu, kasvetli hatıraların birbirleriyle tango yaptığı evinden kaçıp başka bir sığınak ararken Passy’de Jules Verne caddesinde kiralamak için baktığı boş bir apartman dairesinde, yine kendisi gibi yeni bir ev bakan Jeanne’ye denk gelir. Bir iki boş laftan sonra başka bir konuşma olmaksızın, tutkulu (ne demekse bu artık) bir şekilde sevişmeye başlarlar. Gerçek hayattaki Paris’te işlerin bu kadar kolay ilerlediğini söyleyemem. Ancak filmin kurduğu dünyada Paul’un geçerli bir nedeni var. Kaybedecek bir şeyi olmayan bir adam ya da ölmek üzere olan kambur bir sürüngen gibi gördüğü en hayat dolu şeye ne pahasına olursa olsun yumuluyor. Kız da ona karşılık verecek mi yoksa avazı çıktığı kadar bağırıp tüm mahalleyi oraya mı toplayacak; filmi izlediğimizde Paul karakterinin bu tür toplumsal ve/veya ahlaki durumları artık pek umursadığını düşünmüyoruz. Ne var ki Jeanne de, çıkış noktası Paul ile aynı olmasa bile, varolduğunu bildiği ama ne olduğunu ve nerede bulabileceğini bilmediği başka bir şeyin arayışı içindedir. Paul’le yanyana konulduğunda bir karşıtlık abidesi gibi duran Jeanne (gençtir, mutludur, evlenmek üzeredir, müstakbel kocasıyla yaşayacağı evi arıyordur, Fransızdır.) belki de sadece bir başkasının onu nasıl öpeceğinin merakı içindedir. Sebebi ne olursa olsun, Jeanne ve Paul nihayetinde kendilerini elektrikli ve erotik bir ittifakın kollarında ve kucağında bulurlar. Passy’deki o ev görüştükleri tek mekân olur. İsimlerini ya da normal insanların kendileri hakkında diğerlerine söyleyeceği bütün o diğer gereksiz şeyleri (en azından bir süre) söylemezler. Birlikte geçirdikleri vakit arttıkça Jeanne (ama öte yandan kızın evlilik hazırlıkları, gelinlik provaları devam etmektedir) Paul’e giderek yakınlaşır ve bağlanır. Oysa Paul için bu ilişkinin merkezinde coşku ile paylaşabildikleri özgür seks ve ön yargısız ve hatta yabancılaştırılmış tutkulardan başka bir şey yoktur. Bir başka deyişle bu ikisinin bindikleri kaçış treni iki ayrı uçtan, başka yerlere, başka yönlere gitmeye çalışmaktadır. Jeanne’nin duygusal bağımlılığı arttıkça Paul daha uzak ve istismarcı birine, hem kendisini hem de Jeanne’i cezalandıran bir tirana dönüşmektedir. Sonunda kaçınılmaz olan olur ve her şey kendi üstüne çöker.

Bizdeki adıyla “Paris’te Son Tango” sinema tarihindeki önemine rağmen birçokları tarafından ağır tempolu, sıkıcı bir film olarak algılanabilir. Hatta film için, Bernardo Bertolucci’nin kişisel ve bizi ilgilendirmeyen bir ruh hali değerlendirmesi bile denebilir. (Yaşlanmak suçtur!) Öte yandan kabul etmeliyiz ki günümüzde artık böylesine mangal yürekli filmler yapmıyorlar. Filmde Jeanne’i oynayan Maria Schneider’in rolünün ağırlığı ve daha sonraki tepkiler ve sorgu-sualler ile mücadele edebilmek için psikolojik yardım aldığını bilinmekte. Daha önceden kararlaştırılmamış ve sette, çekim esnasındaki bir doğaçlamadan ortaya çıkan ama filmin en ses getiren anlarından biri olan, meşhur “tereyağı” sahnesi sırasında döktüğü gözyaşları da gerçeğin ta kendisi. Paul’ün küçük hikâyelerle, anılarla geçmişinden bahsettiği sırada anlattıkları, Marlon Brando’nun bizzat kendi geçmişinden ve yüzleşmelerinden faydalanarak gün ışığına çıkardığı karanlık doğaçlamalar. Günümüzdeki steril, torna işi dramalarla kıyasladığımızda bile, oyuncularının ve yönetmeninin ödediği bedeller, yaptıkları fedakarlıklar bu filmi çok özel bir yere koyuyor. Filmin kendisinden sonra gelenleri etkileyen ve referans kabul edilen anarşist ve kışkırtıcı kimliğinden bahsetmiyorum bile. En kötü ihtimalle, bu filmi izledikten sonra, yere uzanıp peynir ekmek yiyen birisi size “Mutfaktan tereyağını getir,” derse bunu yapmadan önce iki kere düşünmeniz gerektiğini öğreneceksiniz ki bu bile paha biçilmez bir şey.

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. 2014 yılında Snakeroot ile Downtown To Ghetto albümünü piyasaya sürdü. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı hikayesi Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı hikayesi Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı.

Paris’te Son Tango hakkında 2 Yorum

  1. Merhaba…Gene harika bir yorum..Bazi filmler vardir defalarca izlersiniz..Muzik dinlemek gibi her seferinde baska bir sahne sizi etkiler…(bana oluyor) Pariste Son Tango ve Kizgin damdaki Kedi Benim icin oyledir……..Bak simdi gene seyredesim geldi…:))))))

    Liked by 1 kişi

  2. Erteleme… Hemen izle. 🙂

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: