En Son Yazılar

Los Angeles’ta Bir Şarkıcı Öldü

“Devrimden ve sınıf mücadelesinden söz eden insanlar, eğer bunu gündelik yaşamın apaçıklığını dikkate almadan, aşk konusunda neyin yıkıcı olduğunu, her türlü baskıya karşı çıkmakta ne fayda olduğunu anlamadan yapıyorlarsa, ağızlarında ceset var demektir.”

Raoul Vaneigem

Paris,1967


Perşembe günü Los Angeles’ta bir şarkıcı öldü. Çevremdeki herkes internet sayfalarına yaslanmış ve ağlıyor.  Etrafımdaki dünya, dijital gözyaşları içerisinde. Televizyonumu açıyorum. Atlantiğin öteki yakasında da durum farklı değil. Şarkıcı dostları onun şarkılarını söylüyorlar, herkes ağlıyor. İngiltere’de duvarlara yazmışlar: Cennet şimdi tamamlandı… Biri öldüğünde kaseti en başa sarmak adettendir ve boka saran her efsanenin sonu niyeyse başını unutturacak cinsten oluyor.

Joseph’ten olma Katherine’den doğma Michael Joseph Jackson 50 yaşında hayata gözlerini yumdu. Arkadaşı Elizabeth Taylor ona “Pop’un Kralı” ünvanını bahşettiğinde o zaten bu unvanı hak edecek her şeyi yapmıştı. Milyonlarca satan çok başarılı albümler, herkesi büyüleyen bir dans dili, on binleri trans haline koyup orada bırakan sahne şovları ve de konserler… Hayran kitlesinin dinsel, kültürel, dilsel, coğrafyasal çeşitliliği bile başlı başına bir araştırma konusu olmalı. Ancak bir yerde, birisinin söylediği gibi, eğer bir sanatçı bu kadar başarılı olmuşsa bir sonraki gideceği yer şüphesiz ki aşağıya doğrudur.

Milyonlarca dolara malolan Neverland’e kimse sesini çıkartmamıştı en başında. Peter Pan olmaya gönüllü birinin -ya da şöyle diyelim: yılda 70 milyon dolar kazanan ve Peter Pan olmaya gönüllü birinin- hayata geçen bir fantazisiydi en nihayetinde ve parasıyla ne yaptığından bize neydi canım. Şempanzeler, özel sinema salonları, trenler ve dondurma arabalarının kimseye bir zararı yoktu ki hem. Liz Taylor ve Michael Jackson Neverland’te el ele görüldüler. Belki parayla ve belki de sevgiyle yapılmış bir cennet bahçesi, bir modern zaman Xanadu’su ya da başka bir isim aramaya gerek yok. Adı üstünde zaten: Neverland. Sonra bu renk açma hikâyesi başladı. Michael Jackson beyazlaşıyordu. Siyah ırka bir ihanet? Belki de beyaz adam böylelikle Kral olmana izin verebilir. “Öteki türlü belki sadece bir süreliğine “Prens” olmana katlanabilir ama “Kral” olmana  asla izin vermeyecektir.” (1)  Ola ki sen de bir beyaz adam isen…

Bizi Michael hakkında gerçekten düşünmeye sevk eden ilk darbe ise 1993 yazında geldi: Michael Jackson çocuklara yönelik cinsel istismar ile suçlanıyordu. Detaylara girmeye gerek yok ancak uzun pazarlıklar sonucu ve diyelim ki bir şekilde (resmi açıklama delil yetersizliğinden şeklindeydi) dava açılmadı ve Michael Jackson söz konusu suçla asla suçlanmadı.  Oysa çocuğun babası Evan Chandler kendinden çok emindi: “Eğer sonuna kadar gidersem, çok feci kazanırım. Kaybetmemizin imkânı yok. İstediğim herşeyi alacağım ve onlar temelli mahvolacaklar… Michael’ın kariyeri sona erecek.”

Bir dakika! Suçlanan bu şarkıcı, dünyayı iki kez kurtarmayı deneyen şu bizim sempatik dansçı çocuk değil miydi yahu?

2003 yılında benzer konular yeniden gündeme geldi, bu kez dava açıldı. İki yıl süren yargılanmanın sonuncunda Michael Jackson tüm suçlamalardan aklandı. Elizabeth Taylor’un CNN’de Larry King’e Michael Jackson’u savunması unutulmazdı: “Birlikte yattıklarında ben de onlarlaydım. Hep birlikte güldük ve bir sürü Walt Disney filmi izledik. Dokunma gibi şeyler olmadı. Bunda hiç bir tuhaflık yok.”(2) Tek tuhaflık Michael’ın durdurulmuş gelişim vakasından muzdarip olduğu idi. Onu muayene eden resmi bir psikolog durumu böyle açıkladı. Jackson aklanmıştı aklanmasına ama iki suçlamanın arasında geçen on yıl ona gerçekten pahalıya patlamıştı. Sanatsal anlamda düşüşünü engelleyemeyen ticari açıdan başarısız HIStory ve Invincible gibi işler epey bir borç yükü bırakmıştı Pop’un Kralına. (Los Angeles’teki bir eczane yüz bin dolarlık ilaç borcunu ödemediği için Jackson’u dava etti.) Bir yandan da görsel değişim uğruna geçirdiği ameliyatların ağır fiziksel ve ruhsal sorunları ile karşı karşıyaydı. Düşen burun, cesede benzeyen yüz haberleri yerli yabancı basında her daim rastladığımız haberlerdendi artık. Michael Jackson, Berlin’de bir kaç aylık bebeğini otelin balkonundan aşağıya sarkıttı. Sony hemen Michael Jackson’un hitlerinden oluşan bir cd ve dvd’yi piyasaya sürdü. Şimdilerde (Artık öldüğü için?) twitter’ı facebook’u kitleyen Dirty Diana, Bad, Thriller, Beat It, Billie Jean gibi şarkıların o sıralarda ne yazık ki artık esamesi okunmuyordu. Zamanlarını doldurmuşlardı. Bununla birlikte hala Michael’in ne hale gelmiş yüzü için resimlere tıklayabilirdiniz. Kimseye dokunmadan maskelerin, eldivenlerin arkasında yaşayan cüzzamlı bir kral, ya da yanlış anlaşılmış bir İsa: Bana dokunmayın!..  Daha doğrusu: Ben size dokunmayayım.(3)

Bütün bunlar bana şimdi ve bir anda Elvis Presley’i hatırlatıyor. Sadece Kral vs. Pop’un Kralı ya da Graceland vs. Neverland hikayesi değil. Elvis Presley öldüğünde hepimizin bildiği o imajından çok uzakta şişman ve mutsuz bir adamdı. Kendi Elvisliğinin merkezinden çok uzakta kaybolmuş, bildiğimiz ve de kendine yüklenen imajdan kaçmak için kilo ve de uyuşturucu alan bir Elvis düşünün. Jackson görüntüsünü kendi elleriyle, büyük pişmanlıklarla ve istemeyerek kaybetmişti belki ama ölürken mutsuz olduğuna kalıbımı basarım. Tıpkı Elvis gibi, son bir kez daha sahnede olamadan düştü ve öldü.  Elvis de yıldızının parıltısı zayıfladıktan sonra ve ölene kadar basının ve onunla ve simgeledikleriyle dalga geçmek isteyen pek çok ironi avcısı ve de hedef gözeterek yazan yazarın hedefi haline gelmişti. Öldükten sonra ise ölümü bir fenomen haline getirildi ve pek çok şeyin yerine konuldu. Elvis ölmemişti, uzaylılar onu geri almışlardı. Elvis’in ölümünden sonra mide analizi yapıldı: Percodans, Quaaludes,Desoxyns, Demerol, Vicodin, Valium, Oxycontin… Cesedi çalındı ve hamburger haline getirilerek ticari bir ürüne dönüştürüldü.  “Kral’ın çürümüş bedeni mezardan çıkartıldı ve son bir konser turnesine çıkması için geri getirildi. (ne kadar tanıdık.) Ne yazık ki üzerinden bokları dökülüyor ve sahnenin üzerinde kümeler halinde yığılıyordu. O ceset daha sonra plakevlerindeki imza günleri için de sergilendi. Sonunda etleri dilim dilim doğranarak  “Dilimlenmiş Presley Paketleri” halinde satışa çıkartıldı.” (4) Elvis Presley aslında ölmedi ve belki de daha da önemlisi bizim günahlarımızın ve keyiflerimizin bedelini ödemek için öldü.

1992 yılıydı. Bakırköy’de gündüzleri de açık olan köhne mi köhne bir bara gittim. Okulu kıranların veya okulla ilişkisi kalmadığından saçını uzatıp deri mont giyenlerin takıldığı, gün boyu Motorhead, Metallica, Judas Priest veya Iron Maiden gibi grupların albümlerini çalan, ayda en az iki kez polis tarafından basılıp, zabıta tarafından mühürlenen bir yerdi. Ayaklarımı sürüye sürüye, ellerim cebimde içeri girdim. Beni tanıyan yoktu. Oranın müdavimi sayılmazdım. Arkada, kuytu bir masaya oturdum. Yan masadakiler konuşuyorlardı:

“Siktir et şimdi bunları,” dedi bir tanesi. Şişmandı ve saçlarını uzatmış ve bir de perma yapmıştı. Kafasındaki kep eğreti duruyordu. Eliyle, kapının hemen üstüne, metal bir kafesin içine asılmış televizyonu işaret etti. MTV’de iki gün önce evinde intihar etmiş olarak bulunan rock yıldızı Kurt Cobain’le ilgili görüntüler vardı. Cobain sahnede, Cobain sahne arkasında, Cobain Courtney Love’la, Cobain meşhur Unplugged konserinde, Cobain’in küçüklük resmi, Seatle’da ne olduğunu anlamadığım heykelin önünde sıra sıra yakılmış mumlar ve bunlara bir yenisini ekleyen yeşil saçlı bir punk, Come As You Are klibinden bir görüntü: Köpeğin boynuna abajur gibi bir şey takmışlar…

“Tüm bunlar, hepsi palavra. MTV ne verirse, onunla yetiniyoruz. İstediğini, istedikleri gibi gösteriyorlar. Ondan sonra da bütün bu insanlar Kurt Cobain’i gerçekten tanıyorlarmış gibi hissediyorlar. O belki duyarlı ve içine kapalıydı. Vahşi bir piyasanın içine düştü, acı çekti. Tamam. Yine de nasıl bir problemin sonucunda insan kendi beynini av tüfeği ile dağıtabilir? Adamın arkasından oturmuşuz hepimiz “Rahmetli şöyle iyiydi, böyle iyiydi,” seansları ve ardından atabileceğimiz en iyi yere atıyoruz suçu: “Şöhret öldürür.”

Onların aslında başka bir şey hakkında konuştuklarını ama kafamın içinde onları bu şekilde seslendirdiğimi fark ettim. Diğer karakter, zayıf ve keçi sakallı ama şişko gibi uzun ve perma saçlıydı, kafasını televizyondan şişkoya çevirdi:

“Düşünsene, seni iyi kötü seven bir karın var ve bir de dünya tatlısı bir kız çocuğu. Bankada bok gibi paran var. Deli gibi ünlüsün. Tam da intihar edecek zaman.” Eliyle kafasını işaret etti. “Bence adam kafayı yemişti.”

“Orası kesin,” diyerek lafa karıştı kısa boylu ve kafası tamamen kazılı olanı.

“Roma’da bir hastanede bir süre komada kalmış. Doktorlara bakılırsa kafayı o zaman yemiş zaten. Sonra hastaneden kaçmış.  Sonra da kurşunu kafasına sıkmış. Adamın burasına gelmiş olmalı.”

Şişko olanı birasından bir yudum aldıktan sonra konuştu:

“Bu olaydan şu anlaşılıyor ki beyler, kimse kimse için hayatı yaşanılır hale getiremiyor. Sonuçta ortaya çıkıyor ki, herkes kendi mutluluğundan sorumludur. Cobain intihar mektubunda demiş ki ‘Dürüst olmak gerekirse yaptığım işten hiç zevk almıyorum. O halde her konserde sizin karşınıza geçip zevk alıyor taklidi yapamam.’ Güzel. Söyledikleri çok doğru ama beynini dağıtmak niye. Git, köyde bir ev al ve bırak insanlar seni unutsun. Oysa intiharı kötü bir örnek oluyor. Şimdiden sonra işler ne zaman kötü gitse bir başka genç adam asılacak tetiğe.”

“Cobain için işler çok ters giti,” dedi dazlak genç.

“Orasını bilemem,” dedi şişko. “Ama dediğim gibi, insanlar MTV ve benzerleri sayesinde Kurt Cobain’i bildiklerini sanıyorlar. Böylece onun yaptığı sanki doğru ve kutsal birşeymiş gibi bir görünüm alıyor. Adamın intiharı üç gündür ağızlarda sakız ama biri de çıkıp “Oğlum Kurt, ne yaptın sen?” dese ya.”

“Aslında bunu insanların yüzüne çarpmak lazım,” dedi keçi sakallı olan genç. “Bizler artık hep iki yüzlüyüz. Hayattayken adama giydirmediğimiz bok kalmadı. Markaladık, yıktık, yaladık, onun gibi giyindik, sesimizi onun gibi yaparak şarkı söyledik de kız tavladık, adamı sonuna dek emdik ve “daha” dedik. Öldükten sonra da adını kahramanlar listesine ekledik gitti. Dergiler Smells Like Teen Spirit şarkısının neleri ifade ettiği en iyi anlatan mektuba Nirvana CD’si veriyor. Sanki üç yıldır çalan başka şarkıydı. Bundan sonra ne olacağı belli: Her ölüm yıldönümünde onun şarkılarını çalacağız ve meleklerle birlikte bizi izlediğini falan sanıp, avunacağız. Oysa değişen bir şey yok. Hep aynı bok. Sistem yine kendi kahramanlarını ve bunların karşısına dikeceği anti-kahramanlarını yaratacak. Zevkle tokuşturacak bunları. Ölen rock yıldızlarına bak, ve hala hayatta olup da yaşlananlarla karşılaştır. Ölenler, hayata elveda der demez o ayrıcalıklı konumlarına kavuştular. Tıpkı Elvis gibi.”

“Evet, tıpkı Elvis gibi,” diyerek onayladılar diğerleri.

“Tıpkı Elvis gibi, yarın öbür gün Cobain’i gördüğünü söyleyenler çıkacak ortaya. Tıpkı Elvis gibi, öldüğü evi gezenler yarı hacı olacaklar. Ya da Cobainburger’ler piyasa sürülecek,, ya da, ya da, ya da… Sonuçta, günahkarların şehrinde taşralı bir gitarist kendini öldürdü. Bakalım şimdi sıra kimde?”

Başından beri kafası masanın üstünde, eli yarılanmış bira şişesinde olan gözleri yarı açık, tipi tamamen kaymış, dördüncü arkadaşlarını dürterek sordular:

“Mehmet sen ne düşünüyorsun bu konuda?”

Mehmet her kimse, doğruldu şöyle bir ve sonra tekrar yatarken: “Kurt Cobain’in Allah belasını versin. Ben üç aydır iş bulamıyorum,” dedi.

Şimdiden biliyorum. Bu yaz boyunca bir sürü Michael Jackson albümü raflarda yerini bulacak. Hiç ortaya çıkmamış şarkıları, eski şarkıların yeni yorumları… DVD ler, konserler. İstiklal Caddesinin ara sokaklarındaki mekanlarda bir biri ardına Michael Jackson’u anma geceleri, partiler düzenlenecek. Herkes facebook’taki status kutularına bir çeki düzen verecek. MJ (R.I.P.), Rahat uyu Michael artık meleklerlesin ve benzeri… ve sonra güzel bir video klibini paylaşacağız izleyen herkesle ve ağzımızdaki ceset dişlerimizin arasında gide gele gide gele o hep bildiğimiz ilk ve tatlı haline geri dönüşecek. Tersine bir metamorfoz. Bu arada akıllı olanlar bodrumda kalan ne kadar mal mülk varsa bu fırsattan istifade haraç mezat, kafa göz yararak raflara dizecek. Pek çok sanatçı çok başarılı bir ticari öngörüyle bu yaza çıkması muhtemel yeni albümünü bu furyadan etkilenmemek için geri çekecek, erteleyecek. Tam zamanını buldu ölecek diyecekler ardından ama karaborsaya düşen cenaze töreni biletleri illa ki birilerini mutlu edecek.

Perşembe günü Los Angeles’ta bir şarkıcı öldü ve şimdilik ağzımızda bir ceset. Ama nihayetinde biz de mutlu olacağız. Hepimizin dudaklarının ucunda beklenmedik kazaların doğurduğu sevincin gülümsemesi yer alacak. Hepimiz öncelikle şu monoton hayatımızın içinde bir yenilik oluşmasına sevinceğiz. Acıma ve yas sonradan gelecek. (5)

 

(1)  Elvis Presley: Bir Kültürel Takıntının Güncesi / Greil Marcus

(2)  “Elizabeth Taylor defends Michael on Larry King Live“. CNN. (May 30, 2006).http://transcripts.cnn.com/TRANSCRIPTS/0605/30/lkl.01.html. Retrieved on November 11, 2006.

(3)  Olmayan Ülkenin Peşinde/ David Gates @ Newsweek Türkiye Sayı 36

(4)  O Artık Ölü, Ama Hala Elvis / John Myhre @ Rollingstone, 1979

(5)  Suç ve Ceza / Dostoyevski

Reklamlar
Bülent Çallı hakkında ()
Bülent Çallı, 1974 yılında Almanya’nın Bruchsal kentinde doğdu. 2014 yılında Snakeroot ile Downtown To Ghetto albümünü piyasaya sürdü. İlk romanı SİMSİYAH, İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2015'te yayınlandı. "Kırmızı Gömlek" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2016'da yer aldı. "Kötü" adlı hikayesi Fitbol Dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlandı. Aynı hikaye 2016'da İletişim Yayınları'ndan çıkan "Al Da At Dercesine" isimli derlemede de yer aldı. Bülent Çallı ve "Simsiyah" İzmir Saint-Joseph lisesinin 2016 yılı "Okuma Günleri" etkinliğine katıldı. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği'nin (Fabisad) geleneksel GIO ödüllerinde, "Çöp" adlı hikayesi Yayımlanmamış Öykü dalında Başarı Ödülü'ne layık görüldü. "Babamızın Vasiyeti" adlı hikayesi İletişim Yayınları'nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi 2017'de yer aldı. İkinci romanı Duman Otel, İletişim Yayınları tarafından Mart 2017'de yayımlandı.

Los Angeles’ta Bir Şarkıcı Öldü hakkında 2 Yorum

  1. Vay Vay Vay bu neydi boyle tum cirkin yuzumuzu yazmissin…Bu arada yan masadan bir roman cikar..Tebrik ediyorum….yazilanlarin uzerine belki komik olucak ama Michael Jackson basarmisti….Tum o taciz tavalari onu batairmak icindi…Zenci bir prens kral olamazdi seninde degin gibi prenslikle oyalan Kralligi vermeyiz…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: